“Yalın Şeyler”, Yalın Mimarlık ve Ömer Selçuk Baz’la... Bir mimar, bir ofis ve bir kitap...
Aralık ayında yayınlanan ve Troya Müzesi, Merkez Bankası Bursa Şubesi, Manisa Kurtuluş Müzesi, Zonguldak Mağaraları Ziyaretçi Merkezi, Hatay Arkeoloji Müzesi gibi dikkat çeken projelerin mercek altına alındığı “Yalın Şeyler” isimli kitap, son dönemin önemli çalışmalarından biri olarak dikkat çekiyor. Mimar, editör ve tasarım yöneticisi Banu Uçak tarafından kaleme alınan kitapta, söz konusu projeleri tasarlayan Yalın Mimarlık’ın mimari üretiminin hem düşünsel altyapısı hem de tasarlama ve inşa etme süreçleri geniş bir perspektifte, çoğunlukla sahada, yerinde irdeleniyor. YEM Yayın tarafından yayınlanan kitapta, ofisin Kurucu Ortağı Mimar Ömer Selçuk Baz’ın Viyana’dan Türkiye’ye dönüşüyle başlayan ve Şehir Plancısı Okan Bal ile birlikte kurdukları Yalın Mimarlık çatısı altında yirmi yıla yayılan üretim, yalnızca yapılar üzerinden değil, bir düşünme biçimi ve tasarım refleksi olarak ele alınıyor. Kitap, ekibin projelerini “Arketipler”, “Anlatılar: Hikâyeleşmiş Mekân”, “Örüntüler”, “Müşterekler”, “Doğa ile Diyalog”, “Tektonik Anlatılar” ve “İşbirliği: Yaparak Öğrenmek” başlıkları altında tartışmaya açıyor. Yalın Şeyler, Ömer Selçuk Baz’ın, doğduğu yer olan Antakya’yı da yerle bir eden 6 Şubat Depremi sonrasında, deprem gerçeğinin hem kendilik algısını hem de mimarlığa bakışını nasıl dönüştürdüğünü anlatan “Açık Yara” başlıklı metniyle (sayfanın sonunda Şantiye® okurlarıyla da paylaştık) son buluyor.
Esnek kurgusuyla farklı okumaları mümkün kılan kitap, tek bir projenin izini farklı bölümlerde sürmeye de, benzer tavırları olan işleri birlikte değerlendirmeye de imkân tanıyor. Yalın Şeyler, coğrafyanın sert gerçeklikleri içinde özgün üretim arayışındaki bir ekibin işlerini ve bu işlerin mimarlığın temel meseleleriyle buluştuğu noktaları görünür kılıyor.
Kitapta belirlenen temaların birden fazlası için güçlü örnek olan bazı yapılar farklı bölümlerde, farklı özellikleri ve halleriyle karşımıza çıkıyor. Örneğin Troya Müzesi, bir yerde arketip, başka bir yerde anlatı mekânı; kimi zaman doğayla kurduğu ilişki, kimi zaman ise iş birliği pratiği üzerinden okunuyor. Yalın Şeyler’i okurken, tek bir projenin izi değişik bölümlerde sürülebiliyor ya da benzer tavırları olan işler birlikte değerlendirilebiliyor.
Yalın Mimarlık bulunduğu coğrafyada zamana ve yere özgü mimarlık üretiyor
Ömer Selçuk Baz ve Okan Bal, 2011 yılında kurdukları Yalın Mimari ve Kentsel Tasarım ofisi ile meslek pratiklerini mimar ve plancı olarak bir araya getirmişler. Yalın Mimarlık, bulunduğu coğrafyada zamana ve yere özgü bir mimarlık üretmeye odaklanıyor. Kurulduğu günden bu yana kamu ve özel sektör için çeşitli büyüklük ve programlarda yüz otuza yakın mimari proje tasarlamışlar. Ulusal ve uluslararası çeşitli yarışmalarda ödüller kazanıp uygulamalar yapmışlar. Projeleri arasında, Avrupa Müze Forumu tarafından 2020 yılında Avrupa Yılın Müzesi Ödülü’nü de kazanan Troya Müzesi, yine ödüllü projeleri Zonguldak Mağaraları Ziyaretçi Merkezi, Manisa Kurtuluş Müzesi, Keçi Evi, Riyad Camisi, Çanakkale Gazievi, TCMB Bursa Şubesi (Ulusal Mimarlık Ödülü), Olivelo, Kapadokya Bölge Müzesi, Konya Şehir Kütüphanesi gibi projeler yer alıyor. Diğer taraftan geçtiğimiz haftalarda Yalın Mimarlık tarafından Manisa Büyükşehir Belediyesi için tasarlanan Manisa Kurtuluş Müzesi, TMMOB Mimarlar Odası’nın iki yılda bir düzenlediği Ulusal Mimarlık Sergisi ve Ödülleri programında, “Yapı Dalı Ödülü”ne de değer bulundu. Mimar Ömer Selçuk Baz ve Yalın Mimarlık’ın Manisa Kurtuluş Müzesi’yle aldığı bu ödül; T.C. Merkez Bankası Bursa Şube Binası, Troya Müzesi, Zonguldak Mağaraları Ziyaretçi Merkezi ile birlikte, ofisin Ulusal Mimarlık Sergisi ve Ödülleri kapsamında bugüne kadar aldığı dördüncü “Yapı Dalı Ödülü” oldu.
Bu kapsamda biz de hem söz konusu kitap hem kazanılan ödüller hem de mimarlık, inşaat sektörü ve şantiyeler üzerine Yalın Mimarlık Kurucu Ortağı Ömer Selçuk Baz’la bir mülakat gerçekleştirdik... Baz’ın mülakatından bazı paragrafları Şantiye®okurlarıyla da paylaşıyoruz...

“Yalın Şeyler”in normal bir kitap olmayacağı belliydi
“Yalın Şeyler kitabının fikri yaklaşık iki buçuk sene önce, ofis olarak yaptığımız işlere konsantre bir şekilde bakmak, ürettiğimiz yapıları daha katmanlı olarak mimarlık dünyasıyla paylaşmak fikrinden doğdu. Yakın arkadaşım olan, kitabın yazarı Banu Uçak ile ilk konuşmalarımızdan itibaren bunun normal bir kitap olmayacağını anlamıştım. Kitaptaki ilk fikri ile Banu, pek çok işimizde yaptığımız bir şeyi, gizlice bize karşı yaptı. Konuyu, yaklaşımı, yapıyı, problemi tersyüz etti. Önerdiği şey bir kitaptı ama sıra sıra projelerin olduğu bir portfolyo değildi. Bir tarih kitabı, bir doğa okuryazarlığı makalesi, bir yapı bilgisi fasikülü veya bir şantiye defteri gibiydi. Ama tam olarak da hiçbiri değildi ve hepsiydi... Tuhaf, spekülatif parçaların bir araya getirildiği bir bütündü. Bu haliyle kitap, Banu’nun fasiküllerden ve bölümlerden oluşan, kendine özgü tek defalık bir okuması oldu. Ve ayrıca okuyucuların kendi zihinlerinde başka şekillerde birleştirmelerine de açık bir bulmaca gibiydi. Mimarların mimarlıklarını anlattığı bir kitap değil de bağımsız bir yazarın bir mimarlık ofisinin işlerini kendi özgün penceresine aktardığı, hatta eleştirel unsurlar da içeren farklı bir tasnif var kitapta...”
Depremden sonra aslen nereli olduğumu çok yakından hissettim
“Ailem Antakyalı ve büyük bölümü orada yaşıyor... Bense Almanya doğumlu olmama rağmen orta öğrenimimi Antakya’da tamamladım. Şehri yerle bir eden 6 Şubat Depremi sonrasında, deprem gerçeğinin hem kendilik algımı hem de mimarlığa bakışımı dönüştürdüğünü söyleyebilirim. Bunu da kitapta Açık Yara başlıklı metinde ayrıntılı olarak dile getirdim. Depremden bir gün sonra Antakya’daydım. Akrabalarım enkaz altındaydı. Kaybettiklerimiz oldu. Çok acı, zor ve kabus gibi bir ortamdı. Kendi mahallemi bile bulmakta zorlanmıştım. Şehir darmadağın bir haldeydi. Kitabın son bölümünde bu izlenimlerim ve acı durumu anlatmaya çalıştım. Aslında bu depremde olan bitene kadar kendimi herhangi bir şehre ait hissetmiyordum. Çünkü Almanya, ardından Antakya, üniversite eğitimi için Bursa ve ardından yüksek lisansımı yaptığım Viyana gibi birçok kentte yaşadığımdan söz konusu kentlere ayrı ayrı fazla bir aidiyet hissetmiyordum. Bu karmaşanın içinde ‘şuralıyım’ demek çok kolay değildi; ama depremden sonra aslen nereli olduğumu çok yakından hissettim. Tabii hepimizin malumu Antakya’da çok sert şeyler oldu. Bence doğal bir afet değildi. Doğaya uyum sağlayamamamızın bedelini çok ağır ödedik...”
Antakya’da ve deprem bölgesinde çalışmalar yürütüyoruz
“Antakya’da ofis olarak bazı çalışmalar yürütüyoruz ve bazı projelerin içindeyiz... Antakya merkezin yeniden planlanması sürecinde Bünyamin Derman’ın ekibine bir planda destek olduk. Yani o planının doğru bir kanala, daha doğru şekilde sokulması için bir grup mimar olarak destek verdik. Orada yeniden yapılan sosyal konutların bir bölümünü üstlendik. Projelerini yaptık, sahada kontrol ettik. Yapılar tamamlanmak üzere. İkinci olarak, büyük hasar alan Antakya Hatay Arkeoloji Müzesi’ni tekrar rehabilite etmekle alakalı proje ve tasarım süreçlerini yürüttük. Şantiyesi devam ediyor. Ayrıca Gaziantep Büyükşehir Belediyesi’nin daveti üzerine depremle ilgili anma ve eğitim merkezi işlevi de olan bir müze yapıyoruz. Nurdağı’ndaki enkaz bölgesinden ilgili bir bölümü seçtik ve onu koruduk ve onun içerisinde de bir deprem müzesi tasarladık. Projelerini hazırladık. Yakında inşaat süreci başlayacak. Ayrıca Kültür Bakanlığı’nın SİT alanı içerisindeki yapıların değerlendirilmesi, ayakta tutulması, yerinde restorasyon, yıkma, molozların taşınması gibi konularda çalışan bilim heyetinin içinde görev aldım...”
“Antakya’da yapılanlar maalesef tek bir çerçevede değerlendirilemeyecek çalışmalar; birkaç katman var. Biri, Batı Antakya’nın pilot proje alanı diye tarif edilen merkezi. Yeni alan. Bu yeni alanının bir TOKİ ve Emlak Konut aracılığıyla yapılan yüzde 95’i var, bir de pilot proje olarak tarif edilen bizim ve 16 mimarın çalıştığı yüzde 5’lik bölümü var. Yüzde 5’lik bölüm, Fransız planının anatomisinden kaynaklı olarak büzülen bir parça. Yani o kadar sıkışıyor ki o bölgede tip projeler kullanılamaz hale geliyor. Bu bölümlerde biz 16 grup olarak çalıştık ve projeleri teslim ettik. Onlar yapıldılar ve neredeyse bitmek üzereler. Bunun dışındaki yüzde 95’lik alansa yaklaşık 34 tane tip konutla tamamlandı. Yani biz 5 bin konutluk bir parçayı yaptık. Geri kalan yaklaşık 300 bin konut, tip projelerle devam etti. Niyet, bu özgün projeleri avlulu ve Antakya iklimine uygun olmak üzere yapıp geri kalan alanlara da yayma gibi bir fikir vardı ama o maalesef gerçekleşemedi...”
Görünen şey, çürümüş bir toplumsal, siyasi, politik ve idari bir yapının tezahürü
“Depremde bir şehrin tarumar olmasıyla ilgili konuyu iki kategoriye ayırıyorum. Bir tanesi teknik sorunlar; yani teknik olarak bu yapıların sorunları... Ama asıl sorun bence toplumsal. Binalar, sosyolojik durumun tezahürüdür. Yani binalara tek başlarına bina diye bakılması yanlıştır. Depremden sonra gördüğüm her şey aslında bütün katmanlarıyla çürümüş bir toplumsal, siyasi, politik, idari bir yapının tezahürüydü. Başka bir şey değildi gördüklerimiz. Ama teknik olarak bakacak olursak bence çok şiddetli bile olsa depremde bir yapının yıkılması o kadar kolay bir şey değildir. Yani epey çok katmanlı bir şeyi hatalı yapmış olmanız lazım. Yani bir yapının yıkılması için bir hata da yetmez. Bütün yapıyı, birçok unsuru yanlış yapmış olmanız lazım. Temelini yanlış yapmış olmanız lazım, zamansal olarak bunun kalitesini doğru kontrol etmemiş olmanız lazım, yapıların ömrünü tamamlamış olması lazım. Ve toplum olarak bütün bunların umurunuzda olmaması lazım. Siyasetçilerin de benzer şekilde çok da umurlarında olmaması lazım. Bunların hepsi üst üste geldiğinde yaşanabilecek bir trajediydi yaşanan. Tek başlarına yapıların kötü olması yetmezdi bu acı durumun yaşanabilmesi için. Tüm Türkiye ile, tüm katmanlar ile alakalı bir konu. Ama bir yandan da Türkiye’deki yapı stoğunun durumu, aşırı derecede kötü zemin, aşırı derecede yapı kondisyonları ve hiç bodrum kat yapmama alışkanlığı gibi birkaç katmanda buluştuğu zaman bir büyük bir faciaya sebep oldu. Ve diğer bir sorun da tüm bunlardan hala pek bir şey öğrenilmemiş olması. Böyle büyük bir felaket olduğunda bir şey öğreniyor olsaydık bence 99 depreminde öğrenmiş olurduk. Bir felaketin fiziksel etkisiyle bir şeyler öğrenebilen bir toplumsal yapıya sahip olduğumuzu düşünmüyorum...”
Yalınlık, hiçbir zaman erişemeyeceğimiz bir şey gibi...
“İsmimiz ‘Yalın Mimarlık’ ama aslında hiçbir işimizin tek başına yalın olduğunu iddia etmek kolay değil. Yapmak istiyoruz, niyet ediyoruz ama sonunda karşılaştığımız problemler o kadar karmaşık, o kadar katmanlı ki... Türkiye’de çok farklı şeylerle uğraşmak zorunda kalınıyor ve neticede yalın iş yapmak pek mümkün olamıyor. Yalınlık, hayal ettiğimiz, ulaşmak istediğimiz bir niyet ama hiçbir zaman erişemeyeceğimiz bir şey gibi. Olmak istediğimiz ama bu sosyal koşullarda gerçeklemesi pek mümkün olmayan bir şey...”
Türkiye’de tüm kentsel operasyonlar her defasında maalesef çuvallıyor
“Yeni mimariyle çok ilgilenmiyorum. Yapıların tek tek mimari niteliklerinden daha çok şehrin nitelikleri ilgimi çekiyor. Mimarlık subjektif bir konu. Yani birinin beğendiğini ben beğenmeyebilirim. Benim beğendiğimi de toplum beğenmeyebilir. Sonuçta mimari kalite denilen şey farklı estetik unsurlardan, çerçevelerden süzülerek toplanan bir konu. Ama şehir öyle değil. Yani şehir aynı zamanda bizim ‘hak ettiğimiz’ bir şey. Yani kaldırımında, yolunda yürümek, yağmur yağdığında sel basmaması, doğru düzgün bir yeşil alana ulaşmak, arabayla bir yere park etmek, çocukların güvenli hareket edebilmesi... Yani şehir bir çeşit ‘hak’ olduğu için o kadar subjektif bir konu değil. Biz, mevcut kent strüktürlerini rehabilite etme konusunda kötüyüz. Çünkü orada daha büyük bir irade gerekiyor. Bir mimarlık nesnesi yapmak için iyi bir mimar ve bir iyi bir idare yeterli. O yapılabilir, çok zor değil; yapılıyor da zaten Türkiye’de. Ama 23 bin kişinin yaşayabileceği yeni bir kent strüktürü ya da sağlıklı kentsel dönüşümü gerçekleştirilmiş bir alan yok. Kadıköy’ün halini görüyoruz. Bütün kentsel operasyonlarımız her defasında maalesef çuvallıyor. Çünkü orada konu mimarlık olmuyor. Daha büyük politik, siyasi konular ve rant devreye giriyor. Söz konusu çalışmalarda toplumun ne kadar düşünüldüğü, insanların iyiliklerinin ne kadar önemsendiği çok kolay algılanabiliyor...”
Ulusal Mimarlık Ödülü’nü kazanmak çok anlamlı
“Manisa Kurtuluş Müzesi 29 Ekim’de açıldı. Ulusal Mimarlık Ödülleri’nde Yapı Ödülü aldı... Ulusal Mimarlık Ödülü’nü kazanmak bizim için çok anlamlı. Türkiye’de yapı dalında verilen en önemli, en tartışmasız ödül. Sponsorluklarla domine edilmiyor. Satılan bir ödül değil. Mimarlar Odası’nın verdiği, bağımsız bir ödül. Daha önce de Bursa Merkez Bankası, Zonguldak Ziyaretçi Merkezi ve Troya Müzesi ile kazanmıştık... Müze’yi Manisa Büyükşehir Belediyesi adına tasarladık. 1918-1923 yılları arasında gelişen sivil halk hareketini ve şehrin kurtuluş serüvenini aktaran bir hafıza mekânı olarak hayata geçirildi. Tasarımında, Birinci Dünya Savaşı sonrasında işgale adım adım yaklaşan Manisa’nın yaşadıkları; işgal kuvvetlerinin geri çekilirken şehri yakıp yıkmaları, kurtuluş mücadelesi ve Cumhuriyet’in şehri yeniden kurma çabası, bu mekânsal kurgu içinde ziyaretçiye aktarılıyor. Müzenin mimari tasarımı, Manisa’nın tuğla geleneğine odaklanan, yığma tekniğiyle inşa edilen 14 bağımsız oda aracılığıyla mekânsal bir deneyime dönüştürüyor. Yarı yer altındaki yapıya üç kollu bir rampa ile giriliyor. ‘Balinanın karnı’ olarak nitelendirilen ana giriş holünden, farklı mekânsal karakterlere sahip dokuz anlatı odasına ulaşılıyor. Tonoz, kubbe ve çadır formundaki bu odalar; ışık, hacim ve malzeme kullanımıyla dönemin tarihi kırılma anlarını fiziksel olarak hissedilebilir kılıyor. Yapının üst kotu ise kamusal bir park alanı olarak kurgulandı, alt kotta yer alan mekanların tepeler şeklinde yüzeye yansımasıyla kentsel yaşamla bütünleşen bir bahçeye dönüşüyor. Manisa Kurtuluş Müzesi, bilgi odaklı alanlardan duyusal enstalasyonlara uzanan, Manisa’nın geçmişteki büyük travmasını ve yeniden ayağa kalkma ve iyileşme serüvenini kuşaklara aktarmayı hedefleyen çok katmanlı bir yapı...”




Velespit Müzesi ve Konya Evleri
“Konya’da yeni bitirdiğimiz bir Velespit Müzesi ve Meydan Evleri projesi var. Şehrin ortasında, 13 eski Konya evi vardı. El sanatlarını önceleyen ticari birimlere sahipti. Zamanında yeni bir odak kurulmaya çalışılmış fakat o evler zamanla işlevsiz kalınca söz konusu yapılara ahşap eklentiler yapıp yeniden canlandırıldı ve Türkiye’de çok rastlanmayan bir bisiklet müzesi tasarladık.”





Konya Şehir Kütüphanesi, farklı yapı dillerinden türeyen alternatif mekanlara sahip
“Gaziantep Nurdağı’ndaki deprem müzesi de son dönemde önem verdiğimiz yapılardan biri. Oldukça da orijinal. Tersane ve gemi inşa teknolojisi kullanılarak hayata geçireceğimiz bir yapı. Onun dışında yine Gaziantep’te Mitra Tapınağı ve ona bağlı arkeolojik alanda ziyaretçi merkezi çalışmamız var. Konya Şehir Kütüphanesi ise bugünlerde emek sarf ettiğimiz en büyük projelerden biri. Yaklaşık 1.600 kişi kapasiteli bir kütüphane projesi. Şantiyesi yaklaşık iki yıldır devam ediyor. Tahminen 2027’nin ilk çeyreği gibi tamamlanması hedefleniyor. Bir kütüphane ama aynı zamanda bir çeşit ‘yapı kütüphanesi’ gibi de çalışıyor. Ahşap, strüktürel olarak bolca kullanılıyor. Türkiye’de bir kerede kullanılmış en büyük ahşap metrajı bu projede. Yığma taş, tuğla, çelik, beton gibi farklı yapı malzemelerinin, farklı mekan karakterlerinin bir kompozisyonda birleştiği melez bir yapı grubu... Kentsel ve kamusal hayatının parçası olabilecek bir mekan tasarladık. Kentteki güçlü kamusal örüntünün bir parçası olmak ve bu ağı güçlendirmek bizler için önemli bir hedefti. Yeşil alan ve açık alan miktarını artırarak aktif olarak kullanılabilen güçlü bir parkı ve kütüphaneyi birlikte tasarladık. Az katlı, park ile bütünleşen, sınırları belirsizleşen ve geçirgen bir halk mekanı kuruyoruz. Neredeyse tümüyle tek katlı yapı grubu parkla olan sınırlarını eritiyor. Konya ve yakın çevresinin tarihi yapı/mekan referanslarını günümüzün verileri ile yeniden düşünmek ve geleneksel malzemelerle sonraki nesillere yeni ve sürdürülebilir mekanlar bırakmak ise projenin bir diğer amacı. Kullanıcılarının kütüphaneye tekrar tekrar gelmesini sağlamak üzere farklı yapı dillerinden türeyen alternatif mekanlar üretiyoruz. Bu amaçla okuma odalarında farklı atmosfer, ışık, yapı ve peyzaj karakterlerinde birçok değişik karşılaşma sunabilmenin yollarını deniyoruz...”






Şantiye® olarak ziyaret ettiğimiz Konya Kütüphanesişantiyesi oldukça hızlı ilerliyor...
Troya Müzesi... Görmezden gelinebilecek bir yapı değil
“Troya Müzesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın 2011 yılında açtığı bir yarışma projesiydi. Sonuçta uygarlığın herhalde en enteresan, en etkileyici metinlerinden bir tanesini, yani İlyada’yı referans alıyor olması kritik. Troya, uygarlık tarihinin çok önemli bir yerinde duruyor. Türkiye’de en çok ziyaret edilen ikinci ören yeri. Kendi fiziksel büyüklüğünün ötesinde büyük efsanelerle kuşatılmış bir hikayesi var. Dolayısıyla oraya bir şey yapmak zordu. Projemiz de biraz nötr bir şey; belli ölçülerde geri çekilen, ziyaretçinin dışarıdan bakışına ve yorumuna bırakılmış bir kompozisyon. Ya seveceğiniz ya da nefret edebileceğiniz bir yapı… Görmezden gelinebilecek bir yapı değil. Geçmişte mi, bugünde mi, gelecekte mi sorularını karıştıran, rampalarıyla hafif bir yolculuğa çıkaran, içinde hareketin olduğu, tasarımıyla yönlendiren atmosferik bir hikayeye sahip. Öte yandan azaltılmış bir malzeme spektrumu da var. Beton, biraz çelik ve azıcık ahşap. O az malzeme paletiyle tasarlanan bir proje...”

Her projemizi şantiyede neredeyse bir daha yapıyoruz
“Tasarımlarımızın şantiyeye tam olarak yansımasının pek mümkün olmadığının bilincindeyiz. Her projemizi neredeyse sahada bir daha yapıyoruz. Tasarımda olanı zorlama huyumuz yok. Türkiye koşullarında bu pek mümkün değil zaten. Her defasında oyunu tekrar sahadakilerle bir daha oynuyoruz. Çünkü orada doğru düzgün bir usta, aklı başında bir insan varsa ve doğru bir şey söylüyorsa, masa başında bildiğinden daha fazla şey öğretiyorsa proje çok daha ileriye gidiyor. Onun bildiği gerçekten iyi bir yerdense o zaman onu alıp onunla beraber o yolu yürümek çok akıllıca bir iş. Projenin lehine bir durum yaşanıyor. Dolayısıyla biz şantiyede gelen önerileri bir iş birliğine dönüştürmeyi seviyoruz...”
Şantiyede olmamız gerekiyor
“Şantiyeleri çok seviyorum. Projelerimizde işverenlerle, şantiyedeki usta ve çalışanlarla ve diğer paydaşlarla iş birliği yaparak öğrenmeyi seviyoruz. Tasarıma başlarken işverenlerimizle konuştuğumuz en önemli koşul şantiyede olmamız gerektiği. Biz masa başında tasarımı yapıp, projeyi bırakan bir ofis değiliz. İmalatın her aşamasında şantiyede işveren ve diğer paydaşlarla birlikte ilerliyoruz. Tasarımın temel unsurları değil belki ama ikincil unsurlarını şantiyede rahatlıkla değiştirebiliyoruz. Projenin lehine neyse uyum sağlıyoruz. Bunu tabii Türkiye şartlarında zamanla öğrendik. Mimarlığa başladığım ilk yıllarda düşüncem böyle değildi tabi. Masada çizilen proje neyse sahada uygulanması gerektiğine inanırdım. Ama bence bu bir akıl hastalığı...”
Malzeme üreticilerinin çoğu teknik destekte yetersiz kalıyor
“Türkiye’de birkaçı dışında malzeme üretici ve tedarikçilerinin çoğu teknik destek konusunda yetersiz kalıyor. Çok az üretici gerçekten fiziksel olarak daha sonra olabileceklerle ilgili teknik destek veriyor. Çok büyük kısmında böyle bir anlayış ve hizmet maalesef yok. Biz yeterli teknik destek almakta zorlandığımız için ümidi çoktan kestik. Öyle çalışmıyoruz. Onların malzemelerine bakma şekilleriyle bizim o malzemelere bakma şekillerimiz ayrı. Genelde malzemeleri brüt kullanmayı sevdiğimiz için çok uyuşamıyoruz. Malzemeyi kullanma biçimimiz bile onlara tuhaf geliyor. Yani dolayısıyla yapı malzemecilerle çok yakın ilişkimiz olamıyor. İnşaat sektörünün malzeme kullanma alışkanlığı sabitlenmiş durumda...
Mimarlıkta güncel olanla pek ilgilenmiyorum
“Arkadaşlarım ve dostlarımınkiler dışında çok mimarlık takip ettiğimi söyleyemem... Çünkü akan aşırı güçlü bir nehre ayağını soktuğun zaman alıp götürecekmiş gibi gelir. Bir de mimarlık yapmak bana biraz akraba evliliği gibi geliyor. O yüzden mimarlık bakacaksam, 200 yıl önce yapılmış olanlara bakarım. Güncel olanlarla çok ilgilenmiyorum... İnşaat sektörünü de pek takip etmiyorum. Biz biraz bağımsız yürümeyi seviyoruz. Betonu, alışıldığı gibi bir beton santralinden geldiği şekliyle kullanmayı pek tercih etmiyoruz. Kendimize göre bir beton kullanma biçimimiz var. Kalıbı, yüzeylerin cinsini kendimiz tarif ediyoruz. Dolayısıyla betonla ilgili söyleyeceğim hiçbir şey spesifik olarak bir beton üreticisi ya da bir kalıp üreticisinin bu konuşmaya bağlanmasını gerektirmiyor. Mesela tuğla ile strüktürel bir yapı yaptık. Fakat o koca koca tuğla firmalarının ürünleri bizi tatmin etmedi, onları kullanamadık. Adını pek duymadığınız tedarikçilerden özel ürünler temin etmek zorunda kaldık. Ahşap da benzer şekilde. Türkiye’de hala sertifikalı ahşap ürün üretilemiyor. Taş ve demir imalatlarımız da öyle. Özel usta ve tedarikçilerimiz var. Dolayısıyla bizim üretimlerimiz hiçbiri tam olarak o tür bir külliyatın içine giremiyor. Yani kitlesel üretim yapan, seri üreten üreticilerle bizim yapma biçimlerimiz kesişmiyor. Dolayısıyla kendi yolumuzu bulmak zorunda kalıyoruz...”
İnşaat sektörümüzün çok akıllı olduğu söyleniyor ama...
“Viyana’da yüksek lisans yaptım ve bir müddet çalıştım... Avrupa’daki inşaat sektörüne aşinayım. Ama Türkiye’dekiyle apayrı dünyalar olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Ayrı kainatlar. Kıyaslanabilecek hiçbir şeyi yok. Burayla kıyaslayabileceğimiz tek bir şey var; o da aynı oksijenin tüketiliyor ve aynı suyun içiliyor olması. Belki tuğla ve beton da benzerdir ama onlar bile aynı değil aslında. Hiçbir şeyin hiçbir şeyle ilgisi yok. Avrupa’da 3 sene proje yapılır, bir senede inşa edilir. Burada 8 ayda proje yapmamız isteniyor. Sonra 5 yılda bile bitmiyor yapılar. İnşaat sektörümüzün aşırı akıllı topluluk olduğu söyleniyor ama çok da akıllı olduğumuzu düşünmüyorum açıkçası. Verimlilik açısından bence çok kötü pozisyondayız...”
Yapı, coğrafyasına bağlıysa sürdürülebilirdir
“Bir yapı coğrafyasına, yapı kültürüne ve sosyolojisine bağlıysa sürdürülebilirdir. Çok basit aslında... Göstermelik sürdürülebilirlik sertifikalarının peşinden koşmuyor ve önemsemiyoruz. Aslında çoğu yapımız bu tip sertifikaları alır fakat bizim için pek bir önemi yok. Zaten yapılarımızın çoğu kamusal yapılar ve sürdürülebilirlik hassasiyetleri yüksek. 2022’de UNESCO’nun desteğiyle Paris Mimarlık Merkezi tarafından verilen Global Award Sustainable Architecture Ödülü’nü kazanmıştık...”
***
“Yalın Şeyler” kitabının sonunda yer alan ve bizzat Mimar Ömer Selçuk Baz tarafından kaleme alınan “AÇIK YARA” bölümünü, değerli gözlem ve öneriler içerdiği için bir kez de Şantiye® sayfalarında paylaşmak istedik...
Coğrafyanın Yükü ya da Kırılgan Hayatlar
6 Şubat 2023 sabahı bir kabusa uyandık. Deprem, çok iyi bildiğimiz bir durumu dönüştürerek sundu bize... Coğrafyamızın lime lime gerçeğini.
Deprem, içinde yaşadığım, gençliğimin ve çocukluğumun Antakyası’nı ve etrafındaki şehirleri yerle bir etmişti. Şehir devasa açık bir yara gibiydi. Üstelik bunu deprem yapmamış, sadece açığa çıkarmıştı.
Depremden hemen sonra, kayıplarımızın acısını olanca sıcaklığıyla yaşarken sosyal medyada paylaştığım yazı şöyleydi:
“Bu ‘enkaz’, çocukluğumun, gençliğimin geçtiği Korkmaz Apartmanı. 1969 yapımı 5 katlı, yorgun yıkıntı...
İçinde 20 hane, yaklaşık 60 insan vardı.
Dayım İsmail Tıraşlı ve yengem İnci Tıraşlı’yı bu yığıntının altında kaybettik, çok çok üzgünüm. Enkaz başında iyi haberlerini çocukları Emel, Cemil ve Merve ile bekledik.
Ancak doğruları konuşalım; tüm apartman bu yapının sağlam olmadığını biliyordu. Çeşitli yenileme teklifleri m² küçülmesi ya da maddi sebeplerle reddedildi.
Antakya’da merkezde pek çok yapı için benzer durumların olduğunu biliyorum.
Konuyu bir yapı kalitesi, mühendislik mevzusuna indirme niyetinde değilim. Çünkü konuya sadece böyle bakmak yine esası ıskalamak demek...
Acımız büyük ancak konu insan ölümlerinden ve yıkılan yapılardan çok daha büyük. Konu, deprem ertesi acil durum için açılan yolda ambulansın arkasına takılan vatandaştan yağmacılara, yağmacıları sıra dayağına çekenlere, berbat imar politikasından, imar affından, popülist siyasete, kötü işçiliğe, gündelik yaşamaya, gözünü para hırsı bürümüş yükleniciye/vatandaşa...
Hepimiz kötüyüz demiyorum, müthiş insanlar var aramızda, kötü günde yardıma koşan, didinen, belki canını bile bu uğurda verecek, çok uzaklarda uyku uyuyamayan, ağlayarak bizleri arayan, ancak toplamda...
Belki kısaca yazmak gerekir ama pek çok açıdan kendimizden başlayarak sorgulamamız; yapı kalitemizden önce insan kalitemizi artırmamız lazım... Depremse, zihinsel/maddi fakirliğimizi, yapı ve daha çok insan kalitemizi ortaya bir enkaz gibi koyuveriyor.
‘Katil kim?’ diye soracak olursanız uzun bir liste hazırlamanız gerekir, çok uzun zamanlara yayılmış ve geleceğe uzanan...
İşte coğrafya ve kader ilişkisi.”
Elbette bu yıkımı deprem yapmadı. Onunla, doğayla, yeryüzü ile doğru iletişimi kuramayan bizler yaptık.
Ve bu yaptığımız şeyi sadece fiziksel mekânı teknik ve nitelik olarak doğru kuramamak olarak algılamak büyük bir ahmaklık olur. Başımıza gelen, getirdiğimiz bu olaylar bütününü toplumsal, sosyolojik ve yönetsel olarak irdelememiz gereken bir olgu olarak anlamaya gayret etmekten başka çıkış yolumuz yok.
Geçen süre zarfında bunu anlayamadığımıza dair pek çok işaret gördüm. Zaten bu kadar büyük olsa da tek bir olay örgüsünün tüm toplumsal katmanları dönüştürmesini beklemek en hafif tarifle saflık olurdu.
Açık bir yaramız var ve bunu görmezden geliyoruz. Yokmuş gibi yapmak kolay geliyor, coğrafyanın alabildiğine ağır yükü altında ezilirken, bunu göz göre göre değiştirememenin acısından kaçınmak için yara yokmuş gibi yapıyoruz. Kırılgan hayatlarımız bir deprem ile gözler önüne serilince, yara reddedemeyeceğimiz bir boyuta ulaşınca, acı da tahammül edilemez hale geliyor, kadere ve coğrafyaya razı oluyoruz.
Bir sistem toplumu olmadığımız, buna uygun kültürel ve sosyal bir altyapımızın olmadığı açık. “Tüm bu tespitleri dizi dizi buraya yazmanın ne faydası var”, diyebilirsiniz. Neyin içinde, kimlerle yaşadığımızı ve neyi daha iyi yapmaya odaklanacağımızı tayin etmek için tespiti yapmak önemli geliyor bana.
Sadece tespiti yapmak ve uzaktan olan biten her şeye eleştirel bir tutum takınmak da, en azından benim için, yeterli değil. Gücü oldukça sınırlı bir birey olarak ne yapabilirim; ben, biz ne yaptık, neyi yapmak istedik ve yapamadık, onu bu yazıda anlatmak istiyorum.
Mimar Ne İş Yapar ya da Mimarlık Neye Yarar?
Basit görünmekle beraber oldukça çetrefilli ve katmanlı bir soru bu... Cevabı için ise mimarın kendi coğrafyasına, toplumuna, sosyal, ekonomik ve politik strüktürüne dikkatle bakmak gerektiğini düşünüyorum. Bu cevabın her coğrafya için tek defalık olduğunun da altını çizmem lâzım. Anadolu’da mimarın, mimarlığın yapacağı şey ile Finlandiya ve İran’da yapabileceklerinin bambaşka olacağını söylememe gerek yok sanırım.
Mimarların, kültür sanat ve düşünce dünyası insanlarının bu tür gerçeklikler karşısında pek çok pozisyonu olabileceğini düşünüyorum. Olanı biteni gözler önüne sermek, yapılanları eleştirmek, eyleme geçip yardım etmek, bizzat bir aktör olmak, sadece gözlemlemek, yok saymak...
Ve daha pek çok farklı pozisyon.
Benim için samimi ve iyileşmeden yana olduğu sürece her farkında olan tavır saygıdeğer. Eleştirel pozisyonlar, bir şey üretmek için çabalayanlar, sözünü sakınmayanlar... Hedefi, rahatsız olduğu bu bağlamı dönüştürmek ve iyileştirmek olan her tavır, coğrafya kader ilişkisini de dönüştürme potansiyeline sahip.
Deprem sonrası uzunca süren yas döneminin içinde kendime şöyle bir söz verdim: “Yeteneğin, olanağın ve imkânların ölçüsünde zaten yapmakta olduğun şeyi, daha da ısrarla yapmaya devam et, senden istenen yardımları süz ve bu harap olmuş bölge için verebileceğin tüm desteği ver.” Hattâ bu desteği ömrünün en önemli işi olarak yap. İnsanları olana bitene karşı uyar, unutmalarına izin verme. Ve en önemlisi bu “kaderi” değiştirmek için elinden ufacık bir dahi şey geliyorsa bunu her defasında yap!
Doğrusu bu anlamda ne diğer mimarların ne de benim elimde büyük bir güç yok. Ancak yapabileceğim şeyi yapmaktan geri durarak yaşamaya devam edemeyeceğiniz bir an düşünün. Gücünüz neye, ne kadar yetiyorsa onu yapmak...
9 Şubat sabahı Antakya’dan ayrılmadan hemen önce, Asi Nehri’nin kenarından enkaz başındaki çalışmalara bakıyorum. İş makineleri ve kurtarma ekipleri yığınların altında bir canlı emaresi arıyor. Bir an için “sessizlik!” deniyor; enkazın başındaki herkes, her şey, makineler susuyor... Asi, adının aksine hiçbir şey olmamış gibi sakince akmaya devam ediyor.

Mimarlık Eğitimi ve Sarkaç
Mimarlık eğitimi ağırlıklı olarak mimarlığın sosyal ve kamusal yönlerine eğilir. Mimarı, tasarım araçları, alanları, sanatsal kabiliyetlerin yanı sıra çoğunlukla toplum yararına çalışan bir persona olarak tarif eder ve eğitir.
Bu eğitim sistemi içerisinde işin doğal sürecinden kaynaklı güç dengeleri, çıkar ilişkileri, işverenin rolü ve bunların tezahürü olan ilişkilerden pek bahsedilmez.
Bu ilişkileri anlamak, yolunuzu kafa göz yarar yara, deneye yanıla, düşe kalka, kendi meşrebinizce bulmak ise sizin görevinizdir. Hattâ bu “yapan mimar” olma yolunda öğrenmeniz gereken en temel şeydir.
Mimarın pozisyonu, mimari boyutlarda en çok "insan, sosyal sorumluluk ve kamu yararı" ile "işverenin rolü, güç, iktidar, çıkar ilişkileri" arasında umarsızca salınan bir sarkaç gibidir. Her an bütün güçler arasındaki dengeyi kaybedip karanlık tarafa geçebilecek bulanık bir anti kahraman ile kuantum fiziğinde aynı anda birkaç yerde birden olabilen muayyen bir parçacık arasında salınır durur mimar.
Benim tecrübeme göre; hiç öyle pelerini falan da olmayan cinsten, toz toprak, bazen de acziyet içinde kendine bir yol arar...
Bu sonsuz “salınım” hali ne insanı merkezine alarak topluma olan sorumluğundan onu azade kılar, ne de güce ve paraya olan bağımlılığından... Bağımlılığı, güç, para ve sipariş olamadan icra edilemeyeceğinden kaynaklansa da, mimar bu güç odaklarını bir biçimde yönetebileceğini ya da yönlendirebileceğini düşünür.
Yine de bu kısıtlayıcı tarife rağmen, çeşit çeşit mimarlıklar var ve bu çeşitlilikler dahi coğrafyalarından azade olamazlar. Yapanlar, akademisyenler ya da tüm yapılıp edilene eleştirel pozisyon alanlar da bu coğrafi bağlama dahildirler ve bunun içinden konuşurlar.
Bunu lütfen olumsuz bir yükleme olarak anlamayın. Coğrafya tüm olumlu ve olumsuz yönleri ile her şeyi tutan, birleştiren bir durumdur ve bir çeşit dönüşmekte olan kaderdir.
Ve yapmakta olduğumuz, yapılmış olan ve yapacağımız tüm üretimler bu katmana bağımlıdır; onunla beraber salınır, onu rezone eder ve ufak ufak değiştirir. Onu kuran, var eden bireyler, güçleri oranında bu kaderi, yaparak, konuşarak, zorlayarak, anlayarak değiştirebilirler.
Tam burada mimarın temel işlerinden bir tanesi, coğrafyasını, topografyasını tanımak, kabiliyetlerini buna göre geliştirmek, kamu yararı ve güç arasında bir denge ilişkisi kurmaksa, bir başka işinin de bunu iyilik yönünde dönüştürmek ve yönetmek olduğuna şiddetle inanıyorum.
Bir acil durum anında harekete geçmek ya da durmak, her şeyin sistemin mükemmelen işlemesini beklemek ya da çamurun enkazın içine atlamak... Bu ve türevi her davranma biçimi mimarın coğrafyası ile kurduğu ilişkinin sonucudur. Ve sonunda her şey bittiğinde kendinize şu soruyu sorarsınız; ben ne işe yarar, ne yaparım?
Açık Yara’yı Anlatmak
Sanıyorum depremle beraber gördüklerim, mimar ve insan olarak bende ve benim gibi onunla karşılaşan herkeste çok derin izler bıraktı. Buradaki hisleri ve izleri tarif etmek maalesef imkânsız... Ancak bölgede hareket ederken şunu düşünmeden edemedim; mimarlıkla, mekânla ilgilenen tüm meslek insanları bunu görmeli!
Çünkü gördüğümüz şey öylesine gerçe üstü ve öylesine tarif edilemez boyutlardaydı ki; bu coğrafi karşılaşma olmadan bir mimarın bu işi yapmaya, öğrenmeye, öğretmeye devam etmesi mümkün olmamalı diye düşünmekten kendimi alamadım.
Ve yaklaşık bir yıl boyunca otuzu aşkın davet edildiğim her konuşmada, buna okullar da dahil, bu “açık yara”yı anlattım. Mimarlık üzerine konuşmak parlak tasarımlardan dem vurmak manasızdı. Depremi, yıkılan sistemi, yapı kalitesinden çok insan kalitesindeki eksikliği, mimar olarak olana bitene nasıl bakılması gerektiğini anlattım durdum.
Bazı okullar bu konuşma başlıklarını karanlık buldukları, öğrenciler için daha çok umut odaklı olmamız gerektiğini düşündükleri için reddetti. Kimilerine “fake” başlıklarla yarayı anlattım. Gittiğim tüm salonlarda dinleyenlerin gözlerindeki dehşeti gördüm... Onlara da açıkça söylediğim gibi, tek amacım onların bu “açık yara”nın farkında olması ve hissetmesiydi. Sonuçta, sınırlı gücümle yaklaşık üç binden fazla insanı, öğrenciyi en az birkaç akşam düşünmeye sevketmiş olabilirim... Ya da öyle olduğunu umuyorum.
Neticede, konuştuğum pek çok insanın bölgeye dair sert, sabit fikirleri vardı ama çok azı coğrafyayı görmüş ve gerçek bir temas kurmuştu. Elimden geldiğince kurmalarını sağlamaya çalıştım.
Tüm bölge insanları gibi gerekli ve yeterli yas sürecini yaşayamadık. Devam eden hayatların sert gerçeklikleri buna mani oldu. Konteyner ve çadırlarda hâlâ devam eden hayat, tozun toprağın enkazların kıyısında oynayan çocuklar... Hiç normal olamayacak şeyleri normal gibi yaşamaya mecbur olmak.
Doğrusu “açık yara” üzerine konuşmak bana hem çok iyi geldi hem de anlattıkça tesirinden çıkamadığım bir ruh halini sürekli kıldı. “Açık yara” üzerine konuştukça yara daha da açıldı... Böyle bir durumda iki yolunuz var; acıdan kaçınmak ya da üzerine gitmek. Doğrusu mizacım bundan kaçınmaya çok daha elverişli bir altyapıya ve geçmişe sahip, ancak bu defa böyle yapamadım.
Konuşmaları yaptıkça daha fazlasını yapabileceğim ve yapmadığıma dair bir duygu her yerimi kapladı. Bu süreçte, başka ne yapabilirim sorusunu kendime mütemadiyen sordum, konuşmanın ve anlatmanın dışında, kabiliyetlerimle, olanaklarımla az da olsa bu deveran eden coğrafyanın kaderin değişmesini nasıl sağlarım, sağlayabiliriz?

Bilim Heyeti Görevi
Deprem bölgesinde kabul ettiğim en sert ve yüksek sorumluluk gerektiren görevlerden bir tanesi Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın “Bilim Heyeti” göreviydi.
On iki kişiden oluşan heyetin benim dışımdaki tamamı akademik kimliğe sahipti. Amaç Eski Antakya ve sit alanı içinde bakanlık ukdesindeki alanlarda kararlar almak ve bakanlığı yönlendirmekti.
Aylar süren çalışmanın en kritik bölümü ise depremde çeşitli seviyelerde hasar almış tarihi yapıların hangisinin ne düzeyde tutulacağına, kaldırılacağına ya da müdahale edileceğine karar verme süreciydi.
Yıkılıp yok olmuş eski Antakya’nın içinde 200’e yakın yapının kaderine, yerinde, teker teker bakarak karar vermek, yazarken kolay ancak yerinde oldukça güç bir görev.
Eski Antakya evi havuşları, yalnız kalmış turunç ağaçları, salonların içinde havada askıda kalmış işlemeli gömme dolaplar... Sanat tarihçiler, korumacılar, statik uzmanları ve bakanlık yetkilileri eşliğinde her yapının karşısına geçip, içine girip neyi kurtarabiliriz, neyi nasıl tutabiliriz.. Hangisi can güvenliği tehdidi içeriyor; gerçekten korumak, tutmak mümkün mü?
Bir yer ile şehir ile bu kadar güçlü bağlar kurduğumu hiç düşünmemiştim. Hayatımın geçtiği bazı şehirler Stutgart, Nürnberg, Antakya, Bursa, Viyana, İstanbul... Depreme kadar tam olarak bir yere ait olmamak övündüğüm bir şeydi. Şimdi ise artık kendimi, geride silik izleri kalmış bu enkazlara ait hissediyordum. Ancak bu virane yapıların karşısında dururken, onları tutabilmenin sanki kaybettiğimiz her şeyi geri getirebileceğine dair tuhaf bir hisse kapıldım. Ama onların bile çoğunluğunu tutamadık...
Ne tuhaftır ki, kendimi buraya, Antakya’ya ait hissetmem için yok olması gerekti!..
Bilim heyetindeki bazı üyeler bu sorumluluğu almamak için bu saha çalışmasına katılmadılar ya da katılamadılar. Okurken bir yandan da düşünün, o kadar kolay alınabilecek bir sorumluluk değil. Bir Antakyalı ve artık buralı biri olarak “bir-iki oyumuz daha olsaydı onlarcasını daha yerinde tutabilirdik”, düşüncesini hâlâ kafamdan atamıyorum.
Sonuç olarak, listemizde yer alan otuza yakın yapıyı yerinde tutmayı başarabildik. Öncesinde ve sonrasında yerinden kaldırılan yapıların haberleriyle sosyal medya çalkalandı. Yıkılan, kaldırılan yapılar, Antakya dışında bir bölgede “kültür molozu” olarak tasnif edilerek ayıklandı. Geriye mıntıkalarla tarif edilmiş yığınlar kaldı.
Böyle bir durumda insan yapabildiklerinden çok yapamadıklarını düşünüyor... Keşke daha fazlasını kurtarabilseydik. Elimizden ancak bu geldi.
Yeniden Planlama / Pilot Proje Alanı Görevi
Depremden altı ay kadar sonra Bünyamin Derman’ın ofisine, çalışmaları devam eden Antakya planını konuşmak için davet edildim. Pek çok akademisyen ve mimarlık alanından bir grup ile planı dinledik. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın verdiği görev ile bu oldukça zor hattâ imkânsız bir göreve soyunulmuştu. O gün orada, farklı profilden, arka plandan ve disiplinden gelen meslek insanları olarak yapabileceğimiz en iyi şeyin bu çalışmaya destek vermek olduğu ortak fikriyle ayrıldık.
Malum, mimarların bir konuda mutlak bir uzlaşmaya varması epey güçtür... Derman’ın planı mükemmel olduğu için değil, niyet edilen şeyin esasa dair doğru ve arkasında durulabilir güçlü bir aksı olduğu için; ve ancak beraber hareket edersek buradan bir “iyilik” elde edebileceğimize dair inançtan ötürüydü bu destek.
Tüm meslek ortamı bu süreci desteklemedi elbette; eleştiriler ve karşı görüşler de vardı. Ancak günün sonunda hiçbir oluşum elle tutulur, bütüncül bir fikir ya da yaklaşım üretmedi, önermede bulunmadı.
Bünyamin Derman ve ekibinin, bazı bölümlerine bizim de katıldığımız, daha sonraki iki yıl zarfında bu çalışma için, Antakya için, ortaya iyi bir şey çıkması için çok mücadele ettiğine, olamaz şeyler olabilsin diye tüm gövdesini taşın, enkazın altına koyduğuna bizzat şahit oldum.
Bu planlama ve projelendirme süreci bir ofis tarafından sürdürülebilirdi ancak bunu yapmanın sonuçlarının
ne olacağının tasarımcılar farkındaydı. Olabildiğince çoğul bir zemini üretebilmek için bizim de içinde olduğumuz çok disiplinli, çok sesli, katmanlı ekiplerle süreç yürütüldü.
Pek çok halk toplantısı yapıldı, talepler, niyetler dinlendi. Alan içinde devam eden imar faaliyetlerine bir önlem alınmaya çalışıldı... Ancak en başında söylediğim üzere maalesef gücümüz, enerjimiz bir yere kadar etkili olabildi. Planı tüm Antakya sathına yaymayı, çoğaltmayı başaramadık. Coğrafya, toplumsal mutabakatın eksikliği, siyaset, acil ihtiyaçlar, hız talebi, koordinasyon eksikliği, planın bütüncül bir sistem olarak kurulmasına engel oldu.
Maalesef pilot proje alanında on altı farklı ekiple üretilmeye çalışılan çeşitlilik ve görece özgünlük, bu alan dışında yani şehrin %90’ını oluşturan diğer bölgelerde hız, kolay ve ekonomik yapım sebepleri ile tip projeler çoğaltılarak ve plan esasları bozularak tatbik edildi. Oysa hayaller pek çok farklı tasarımcının sürece katılarak yapı adalarında bu yaşantıyı daha da zenginleştirmesiydi.
Depremin ilk günlerinden itibaren bunu yeni bir şehir kurmak için “fırsat” olarak tarif edenlere hayretle baktım! Ne tüyler ürpertici bir tarif! Bu bir fırsat değil, açılan yaraları biraz olsun sarmak, bir nebze iyilik üretmek için bir gayret olabilirdi ancak. Ben bu anlamda yaptığımız şeyi bir tasarımcı iştahından ziyade, “yok olan hayatları biraz iyileştirmek için kabiliyetlerini seferber etmek”, olarak tarif ederim.
Bu gayretin mükemmel bir süreç, tarif olarak yürüyemeyeceği bir coğrafyada yaşıyoruz. Depremde yok olmuş bir şehri tekrar ideal bir süreçle ayağa kaldırabiliriz düşüncesine bizi sevk eden şey ne olabilir ki... Yani bunca vakit, nere-deyse Cumhuriyet tarihi boyunca doğru yapılmamış şeyleri aniden doğru yapacağımıza dair düşünce nereden geliyor?
Tasarımcı iyimserliği mi? Her şeyin daha iyi olabileceğine dair bitmeyen inanç... Yaralara ve tüm olağanüstü yıkımlara rağmen... Belki siz bunu saflık olarak tarif edebilirsiniz, ancak her şeye rağmen gücü nispetinde bir iyilik üretmeye gayret etmeyi ben böyle tarif etmezdim.
Planı tüm şehir sathına yayamadık ancak yerel STK’lar ve Mimarlar Odası Hatay Şubesi ile işbirliği halinde, Antakya merkezinde yer alan beş bin konutluk bir bölümü, kalabalık tasarım ekipleri ve danışmanlar ile tasarladık, konuştuk, tartıştık, Antakya’daki kullanıcılarına sunduk.
Bu süreç, özellikle de mimarlık ortamında çokça eleştirildi... Olağan koşullar altında eleştirilerin çoğunluğuna katıldığımı söyleyebilirim. Neden böyle bir organizasyon, neden bu mimarlar, şeffaflık, katılımcılık... Her şeyin yerli yerinde olduğu bir coğrafyada konuşmamız gereken pek çok mevzuyu bu koşullar altında konuşamadık ya da iletişimini doğru kuramadık. İletişimini kurmak bizim işimiz miydi emin değilim, bazen pek çok şeyi bir arada yapmaya çalışırken sonunda hiçbir şeyi tam yapamadığımı düşünüyorum. Bu yüzden gücümün yettiği, kendi enerjimle değiştirebileceğim şeylere odaklanmak bana daha iyi geliyor.
Böyle bir çalışmanın içinden tertemiz çıkmayı beklemiyordum doğrusu. Taraflar, cepheler, farklı farklı niyetler yanında benimkisi son derece basit; ne kadar insanın hayatını biraz daha iyi hale getirebilirim? Sadece bizim çalıştığımız iki yüz konut için değil, beraber çalıştığımız tüm diğer ekipleri Antakya’ya uygun bir iş yapmaya ne kadar sevk edebilirim?
Gücüm ne kadarına yetiyorsa; planda biraz iyileşme, iletişimde biraz katılımcılığa sevk etme, tartışmaları biraz derinleştirme, kimsenin yalnız hissetmemesini sağlamaya çalışma, Antakyalılarla temas, yerel paydaşları işin içine daha çok sokmaya gayret etme... Her birinden bizim payımıza ne düşüyorsa...
Çalışma kapsamında oldukça basit beş prensiple hareket ettik. Bu prensipleri üç farklı açık halk toplantısında Antakyalılara aktardık. Bu fikirler son derece net ve açıktı. Ve bizlerin bu proje içinde olmasının da tek temel şartıydı:
Bölge içinde fazladan konut üretilmeyecekti.
Bölge içindeki konutlar aynı hak sahiplerine verilecekti.
Yeşil ve açık alanlar verilen tasarım kararları ile
iki katına çıkarılacaktı.
Kat yüksekliği zemin artı beş ve altı katı geçmeyecekti.
Dere kenarları boşaltılacak, trafik yaya odaklı düzenlenecekti.
Bu prensipler tüm şehre devam ettirilemese de pilot proje alanında bu şekilde uygulandı. Pilot bölgede büyük bloklarla kurulmuş olsa da çeşitlilik oluşturacak şekilde bir şehir sistemi oluştu ve bu yazının yazıldığı süreçte yapım çalışmaları oldukça ilerledi.
Gelecek yıllarda tip projelerle üretilmiş Antakya ile pilot proje alanı kullanımını aynı anda yan yana göreceğiz, yaşayacağız ve sonuçlarını hep beraber deneyimleyeceğiz.
Bizim ele aldığımız ada içinde ise açık koridorlu, avlulu, doğru havalanıp ışık alabilen, sakin bir sosyal konut tasarımı yaptık. Doğrudan eski Antakya’nın avluları, havuşları değil elbette yaptığımız. Kitabın “Arketipler” bölümünde bahsedilen bu tipoloji basitçe kabul gördü diye düşünmeyin, bunların bakanlık tarafından yapılabilmesi, alışılmış çekirdek ve tiplerin dışına çıkabilmek için büyük mücadeleler verdik... Projeler tekrar tekrar iptal edildi. Ama sonunda, artık yapılmaktalar. Umarım kullanıcılarına biraz olsun iyi hissettirebiliriz.
Hatay Arkeoloji Müzesi - 06/02 Deprem Müzesi
Planlama ve deprem konutu çalışmaları dışında bölgede iki çok önemsediğim projenin içinde ofis olarak yer aldık.
Hatay Arkeoloji Müzesi, doğrusu çok sevdiğim bir yapı değildi. Özellikle çocukluğumun Mozaik Müzesi ile kıyaslandığında, bir dönemin büyük ölçekli müzeler “atılımını” temsil ediyordu. Depremde yarıya yakın bölümü hasar almış, bir bölümü de yıkılmış yapıyı yerinde rehabilite etme görevini üstlendik.
Yaptığımız şey basitçe, yıkılan bölümleri tekrar inşa etmemek, ufaltmak ve karmaşık sirkülasyon kurgusunu basitleştirip yapının ortasına anlamlı büyüklükte bir avlu açmaktı. Böylece eski müze kadar sempatik olmasa da, deprem sonrası müze küçülmüş, bahçesi genişlemiş, açık alanları artmış olarak yaşamına devam edebilecek.
Diğer bir konu ise Nurdağı’nda bir deprem müzesi olarak başlayıp, Deprem Anma ve Eğitim Merkezi’ne dönüşen çalışmamız. Depremden yirmi gün kadar sonra acil bir çağrı ile gittiğimiz bölgede, yetkililerin niyeti bir enkaz bölgesini tutarak bir deprem müzesi yapmaktı. Açıkçası o sıralar benim aklım, zihnim ne bu çalışmayı yapacak, ne de bir yer seçebilecek durumdaydı. Devam eden enkaz kaldırma çalışmaları sırasında Nurdağı’na ortağım Okan Bal ile gittik. Dönemin Olağanüstü Hal Valisi ile bölgeyi dolaştık. Antakya’dan sonra bu bölgede de yıkımın boyutları korkunçtu. Bölgede neredeyse sağlam hiçbir yapının kalmamış olmasını, Olağanüstü Hal Yönetim Merkezi’ndeki atmosferi hâlâ unutamıyorum.
O bulanık zihin ile can kaybı olmayan ve merkeze yakın bir bölgeyi tespit ettik. Önce önerdiğimiz ada yeterince büyük ve ‘etkileyici’ bulunmadı. Çevredeki adaların da dahil edildiği büyük bir alanı tutmaya niyet ettiler. Bu bölgeyi çevirmeleri, korumaları gerektiğini, hepimiz hazır olduğumuzda bu çalışmayı yapabileceğimizi yetkililere aktardık.
Projeyi Gaziantep Büyükşehir Belediyesi yürüttü, bölgeyi kamulaştırdı. Zaman zarfında o kadar büyük bir alana ihtiyaçlarının olmadığına da ikna oldular. Ama en önemlisi neredeyse bölgedeki tüm yerel yönetimlerin düşündüğü, niyet ettiği ortak fikri gerçekleştirebilen ve bir enkaz parçasını, adasını koruyabilen tek belediye oldular.
Kolay gibi görünüyor değil mi? Hiç değil! Yapılaşma ve yerelin baskısı, unutmaya olan ihtiyaç... Şehrin ortasında tüm yapılar tertemiz yenilenirken bir adanın enkaz blokları ile öylece duruyor ve korunuyor olması, o kadar basit bir şey değil bu coğrafya için.
Deprem Müzesi’nin amacı; yaptığımız hataları anımsatmak, tekrar olamaması için bilimsel, zihinsel, sosyal altyapıları geliştirmek, gelecek kuşaklara yıkımın boyutlarına dair video ve fotoğraflar dışında gerçek bir iz bırakmak, hızla unutma eğilimi olan bir toplumu yavaşlatmak...
Bu anlamda özellikle çocuklar ve gençler başta olmak üzere toplumsal bir diyaloğu farklı tonlarda kurabilecek bir merkez tasarlamaya gayret ediyoruz. Çalışmaları hassas biçimde alanında uzman bilim insanlarından oluşan bir heyet danışmanlığında sürdürüyoruz. Hâlâ devam eden projelendirme çalışmalarını Yalın Mimarlık ve tüm tasarım, mühendislik disiplinleri ile beraber bir sosyal sorumluluk projesi olarak, herhangi bir hizmet bedeli beklemeden yürütüyoruz.
Şantiye® Dergisi ve Dijital Platformları
Daha iyi yapılar için...
7 Haziran 2026
Türkiye'nin en ESKİ ve en çok ZİYARET EDİLEN şantiyesi: ŞANTİYE®...
İnşaata dair "KAYDADEĞER" ne varsa... 1988'den bu yana...
Şantiye®nin ürettiği, derlediği ve yayınladığı içeriklerde öncelik “KAMUSAL YARAR”dır...
Ve yayınlanan içeriğin “ÖZEL” olmasına özen gösterilir...
BASILI DERGİ + E-DERGİ + SANTİYE.COM.TR + SOSYAL MEDYA + DİJİTAL PLATFORMLAR...
İnşaat sektörünün buluşma noktası Şantiye®, “Güven”i temsil eden “Basılı bir Yayın” olma özelliğinin yanı sıra yenilenen web sitesi, Turkcell Dergilik ve Türk Telekom E-Dergi gibi mobil uygulamalardaki varlığı, 42 bin E-Bülten abonesi ve 100 bin sosyal medya takipçisi-bağlantısıyla inşaat sektörünün en önemli iletişim platformlarından biri olmaya her ortamda devam ediyor... 1988'den bu yana...
Şantiye® ayrıca yapı sektörüne "Şantiye'nin Yıldızı Ödülü", "Yılın Yeşil Yapı Malzemesi / Teknolojisi Ödülü" ve "Şantiyeden Kareler Fotoğraf Yarışması" gibi farklı organizasyonlarla da katkı sunuyor.
Şantiye®nin son sayısı da dahil 1988 yılından bugüne kadar yayınlanan TÜM SAYILARINA E-Dergi olarak göz atmak için lütfen tıklayın...
Şantiye®, başta ABONELERİ olmak üzere 2020-2026 yıllarında ilan veren firmalar ABS Yapı, Akyapı, Alumil, Anadolu Motor (Honda), Alkur, Ak-İzo, Altensis, Arbiogaz, Aremas, Arfen, Artus, Assan Panel, Asteknik, Atos, Batıçim, Baumit, Bentley Systems / Seequent, Betek, Betonblock, Bonus Yalıtım, Borusan CAT, Bosch Termoteknik, Bostik, BTM, Buderus, Bureau Veritas, Chryso, Çimsa, Çuhadaroğlu, Çukurova Isı, Deutsche Messe, Duyar Vana, DYO, Egepen Deceuninck, Efectis ERA, Ekomaxi, Elkon, Emülzer, Eryap, Filli Boya, Fixa, Fullboard, Form Endüstri Ürünleri, Form Endüstri Tesisleri, Form MHI (Mitsubishi Heavy Industries) Klima, Garanti Leasing, GF Hakan Plastik, Gökçe Brülör, Grundfos, Hannover Fairs, Hilti, IQ Alüminyum (by Deceuninck), İNKA, İntek, İpragaz, İstanbul Teknik, İzocam, İzoser, Kalekim, Knauf, Knauf Insulation, Komatsu, Köster, Kuzu Grup, LG, Marubeni, Masdaf, Master Builders Solutions, MBI Braas, Meiller Kipper (Doğuş Otomotiv), Messe Frankfurt, Messe München/Agora Tur., Mekon, Mitsubishi Chemical, Molecor, Nalburdayim.com, NETCAD, ODE, Ökotek, Özler Kalıp, Özpor, Panasonic, PERI, Pimakina, Pimapen, Polyfibers, Polyfin, Prefabrik Yapı / Hekim Yapı, Prometeon, Ravago, Rehau, Saint Gobain Türkiye, Samsung, Saray Alüminyum, Schüco, Scania, Selena (Tytan), Sentez Mekanik, Serge Ferrari, Shell, Siemens, Sistem İnşaat, Soudal, Sika, Şişecam, Temsa, TK Asansör, TMS, Tekno Yapı, Türk Ytong, Tremco illbruck, Vaillant, Vekon, Viessmann, Vorne, Wermut, Wielton, Wilo, Winsa, XCMG, Xylem ve ZF'nin değerli katkılarıyla hazırlanmaktadır.
ABONE OLMAK İÇİN
Bir yıllık abonelik bedelimiz olan 2.400 TL (6 Sayı, KDV Dahil)'yi TR70 0001 0008 5291 9602 1550 01 IBAN no’lu hesabımıza (Ekosistem Medya) yatırıp; ardından dekontu, açık adresinizi ve fatura bilgilerinizi (şahıs ise TC kimlik no; firma ise vergi dairesi-numarası) santiye@santiye.com.tr adresine e-posta veya 0532 516 03 29 no’lu telefona WhatsApp / SMS aracılığıyla ulaştırabilirsiniz.







