One & Ortaköy, KUUM Otel, Esma Sultan, Beşiktaş Balık Çarşısı, Borusan Müzik ve Sanat Merkezi, Kapadokya Kepez, AHK Kundu Villaları, İst Marina, Eskişehir SPA&Termal Otel ve Autopia gibi önemli projelere imza atan GAD (Global Architectural Development)’ın Kurucusu Gökhan Avcıoğlu, öğrencilik yıllarında otostopla İran’a yaptığı seyahatlerden Kuzguncuk’taki Cengiz Bektaş’ın ofisindeki günlerine, GAD’ın kuruluş hikayesinden bir entelektüel olarak kafa yorup geliştirdiği "Mimarlıkta Tez-Antitez-Sentez” gibi yaklaşımlara değin bugüne kadar medyada dile getirmediği birçok konuyu Şantiye okurlarıyla paylaşıyor...

RÖPORTAJA, 384. SAYIMIZIN E-DERGİ VERSİYONUNDAN DA GÖZ ATABİLİRSİNİZ...

“Büyük kısmı İstanbul’da yerleşik olmakla birlikte hem anne hem de baba tarafından Balkan kökenli bir aileye mensubum... 1960 yılında Ankara’da doğmuşum... Babam, Ulaştırma Bakanlığına bağlı kurumlarda görevli, işi gereği zaman zaman yurtdışına da ziyaretler gerçekleştiren bir devlet memuruydu... Memuriyeti dolayısıyla İzmir, Ankara ve İstanbul arasında mekik dokurken ben de o dönem Ankara’da dünyaya gelmişim...”

Güzel binalarda ve bölgelerde yaşadım...
“İlk, orta ve lise eğitimim, şehirler arası çok dolaştığımızdan aynı okullarda pek süreklilik arz etmedi. Çocukluk ve gençliğimin üç büyük şehirde geçtiğini söyleyebilirim. Seyahatleri genelde yataklı trenle gerçekleştirirdik ve o yataklı trenler, o yıllardan hatırımda kalan güzel ve hoş unsurlardandır... İkamet ettiğimiz Ankara Gar çevresi de hareketli ve hoş bir atmosfere sahipti. Gençlik Parkı, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası binası, Gar Gazinosu... Bölgede çok güzel Cumhuriyet dönemi yapıları vardır. İstanbul ve İzmir’de ikamet ettiğimiz yerler de benzer özelliklere sahipti. Güzel, tarihi binalarda ve bölgelerde yaşadığımı söyleyebilirim...”

Mimarlığa ilgim, çocukken gezdiğim antik kentlerde oluşmuştu
“Bu yer ve binaların mimarlık ilgime etkileri olmuştur; ama meslek seçimimde asıl etkiyi, çocukluğumda ailemle gezdiğim Efes, Troya ve Milet gibi tarihi, arkeolojik alanlar, antik kentler yapmıştır. Bu anlamda çok şanslı bir coğrafyada yaşıyoruz. Anadolu, medeniyetlerin ve mimarlığın doğduğu yerlerin başında geliyor. Antik kentler benim çocuk algımı zorlardı. Yerlere saçılmış irili ufaklı taş kütleleri, sütunlar, süslü sütun başlıkları ve bunlardan oluşan binalar ve şehirler... Bir de bunların üzerine tamamen tersten giden, oyularak elde edilmiş saklı binalar, şehirler ve sokaklar diyarı Kapadokya...”

Doğu’yu tanımak istiyordum...
“Aslında resim ve heykel kökenliyim... Mimarlık, düşündüğüm bir meslekti ama gençliğimde günlük olarak resim ve heykelle uğraşıyordum. Hatta liseden sonra Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ne girmiş, çok kısa bir süre atölyelere katılmıştım. Seramik ilgimi çekmiyordu ama seramik atölyelerindeki ocaklarda yapılan yemekler ve o yemeklerle çekilen ziyafetleri hiç unutamam. Oldukça serbest ve keyifli bir ortamdı. Fakat okula devam etmeyi düşünmüyordum... Mimarlık okumayı, Doğu’yu, daha doğrusu pek de bilinmeyen Doğu mimarisini yakından tanımayı ve ailemden biraz uzakta bir eğitim hayatı hayal ediyordum. Tüm bu isteklerimi ise Konya’daki Selçuk Üniversitesi Mimarlık Fakültesi karşılıyordu...”

Yağmurdan kaçarken doluya tutulduğumu anlayamamıştım
“Diğer taraftan resim ve heykel, bilindiği gibi daha bireysel sanatlardır. Daha içine kapanık ve daha bir başına çaba gerektirirler. Fakat ben insanlarla haşır neşir olmayı istiyordum. Ayrıca resim ve heykelle uğraşırken, ortaya koyduğum eserlere yapılan eleştiriler hiç hoşuma gitmiyordu ve bu beni oldukça agresif yapıyordu. Dolayısıyla mimarlığın daha rahat bir meslek olduğunu düşünerek böyle bir karar almıştım... Ama tabii o yaşlarda aslında yağmurdan kaçarken doluya tutulduğumu pek kavrayamamıştım. Mesela şimdi ofisim 50 kişilik, daha müşteriye işi göstermeden bile birbirimizi ikna etmek zorunda kalıyoruz...”

Otostopla İran’a giderdim...
“Doğu ilgimi çekiyordu... Çünkü batı, çocukluğumuzdan beri ister istemez yaşadığımız, bildiğimiz, deneyimlediğimiz bir kültürdü. Fakat Selçuk Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde eğitime başladıktan sonra Konya da yetersiz gelmeye başlamıştı bana. Doğuya olan merakımdan, hem terör nedeniyle zorunlu verilen tatillerde hem de yaz tatillerinde Konya’dan plansız-programsız ama hedefleri belli olarak otostopla yola çıkar, sınırı geçip İran’ın Tahran, İsfahan ve Tebriz gibi şehirlerini dolaşırdım. 70’li yılların romantik, kafanın dumanlı ve buğulu olduğu maceralı yolculuklarıydı bunlar. Param da olmadığından nerede yattığım, nerede kalktığım belli değildi. O zamanlar yeni yeni çıkan walkman ile Beatles, Black Sabbath gibi grupları dinliyordum uzun yolculuklarda. Bu yolculuklarda mimari kültürleri öğrenmek ve incelemek heyecan vericiydi. Antik kentler, tarihte donmuş eski sokaklar ve şehirler... Diğer taraftan ailemi şüphelendirmemek için genelde 10 günü pek geçirmez, yine Konya’ya döner, telefon iletişimiyle her şeyin normal akışında devam ettiğini göstermeye gayret ederdim...”

Dekanla aynı evde kalıyordum
“Konya, İstanbul ile hiç alakası olmayan küçük ve bir bakıma zor bir şehirdi. İçine kapalıydı. Diğer taraftan kendine zaman ayırabildiğiniz bir ortamdı. Vakit çoktu. Okulu bir adres olarak kullanıyordum. İstanbul’dan gelen misafir hocalarla da ahbaplık kuruyordum. Hatta evinde kaldığım hocam Hüseyin Yurtsever, aynı zamanda Mimarlık Fakültesi’nin dekanıydı... Fakülte dekanıyla aynı evde kalmak pek rastlanan bir durum değildi; gerçi hala değil...”

Dayımın yanında inşaat firmasında çalışıyordum
“Dayım da GSU mezunu, uzun yıllar Almanya’da çalışmış ve sonra İstanbul’a dönüp, salt mimari merkezli bir çalışma ortamı yerine inşaat yapmak üzere yerel bir grupla ortaklık kurmuştu ben lise yıllarındayken... Mimar olmamda etkisi yoktu ama bazı fikirleri geliştirmemde lise ve mimarlık eğitimim sırasında faydası olmuştu birçok malzeme ve uygulamayı yerinde tanımam, onları sevmem veya vazgeçme konusunda. Hatta mimarın toplumdaki yeri, resmi kurumlar, modernizm, bilinçlenme ve iddia ve arka planları konusunda... ‘Handyman’ biriydi, yani kendi elleriyle inşai uygulama yapmayı severdi. Bense kalem, kâğıt, boya, kısacası resim ve heykel merkezliydim. O firmada hem lise yazlarım hem de mimarlık okurken harika günlerim oldu. Fakat 1981 yılında, fakültenin son sınıfında işten ayrılmış, işin müteahhitlik ve inşaat yapım tarafını değil de tasarım tarafını seçmiştim. Bu ayrılış o dönemde aile içinde bir infial de yaratmıştı...”

Cengiz Bektaş’ın ofisinde iki sene çalıştım
“Ardından, yazarlığı ve başka sanatlarla olan ilişkisi nedeniyle takdir ettiğim Cengiz Bektaş’ın yanında staja başlamıştım. Fakat iki ay sürmesi gereken staj beraberliği 1983’e kadar iki sene sürmüştü. Disiplinli ve çalışkan bir mimardı Cengiz Bektaş, Alman ve Anadolu ekolüydü. Kuzguncuk’taki ofiste sabah 7.30’da işbaşı yapılırdı. Cengiz Abi’nin çevresi geniş olduğundan epey hareketli bir ortamdı. Toplantılar, yemekler, sohbetler oldukça keyifli bir havası vardı ofisin. Yazları hava güzelse Boğaz’da yüzer, özellikle cuma akşamları hep beraber bir şeyler hazırlar, toplu yemekler yerdik. Bu yemeklerden birinde, kendimizin hazırladığı hamsili pilavı, ekmek fırınının kalfasını, fırında pişirmesi konusunda ikna etmiştim; fakat fırına sinen balık kokusu nedeniyle Kuzguncuk, bir hafta boyunca balık kokulu ekmek yemek zorunda kalmıştı...”

Özbekler Tekkesi’nde çok değerli bir tecrübe edindim
“O ofiste kalmamın en önemli nedeni ise Paşa Limanı’ndaki ahşap ve tarihi bir yapı olan Özbekler Tekkesi’nin restorasyonunda görev almamdı. Projenin finansörü, uluslararası plak şirketi Atlantic’in sahibi Ahmet Ertegün’dü. Çok değerli bir tecrübeydi benim için. Eyüp Usta ve oğluyla beraber üçümüz yıkılmaya yüz tutmuş ahşap binaları tamamen söküp, yeniden yapıyorduk. Eyüp Usta bir keserle her şeyi halletmeye meyilliydi ama çok ince detaylar, arkeolojik olarak korunması gereken özellikler vardı. Bütün ahşap yapıyı kurmak, yapmak, benim gibi o yaşlardaki bir mimar için harika bir deneyimdi. İki sene sürdü, yarıda bırakılacak gibi değildi...”

24 yaşımda serbest çalışmaya başlamıştım
“1983’te Özbekler Tekkesi projesi tamamlanınca Cengiz Bektaş’ın ofisinden ayrılarak serbest çalışmaya başlamıştım. 24 yaşımdaydım ve o dönem bana ilk işi de Faruk Malhan (Koleksiyon Mobilya’nın kurucusu) vermişti. Birisi bir ilaç firmasının bin metrekarelik, iki katlı genel merkeziydi. Diğeri de bir turizm ofisiydi. 12 Eylül darbesi sonrası hareketli, ekonomik olarak canlı bir dönem yaşanıyordu. Mimari ve inşaat sektörü bu hareketlenmelerden çok etkilenir. Ben de o kapsamda bazı mağaza içi düzenlemeler, ofis tasarımları gibi çabuk sonuç veren işlerle ciddi bir tecrübe kazanıyordum. Daha sonra, Cengiz Bektaş’ın yanındayken birlikte çalıştığımız Nevzat Sayın ile Mimarlık Hizmetleri adı altında 1990-1994 arası ortaklık yaptık. O yoğun dönemde birkaç önemli proje gerçekleştirmiştik. Ortaklığın ardından da 1994’te GAD (Global Architecture Development)’ı kurdum...”

GAD Architecture ve GAD Foundation...
“GAD şu anda 50 kişilik iddialı bir mimarlık ofisi. Bugüne kadar Esma Sultan, KUUM Otel, Beşiktaş Balık Çarşısı, Borusan Müzik ve Sanat Merkezi, One & Ortaköy, Kapadokya Kepez, AHK Kundu Villaları, İst Marina, Eskişehir SPA &Termal Otel, Autopia gibi çok sayıda projeye imza attık. Diğer taraftan GAD Foundation adıyla 2011’de kurduğumuz bir de vakfımız var. Vakıf mimarlık, tasarım, toplum, eğitim ve çevre ile ilgili konuları araştırmak, tartışmak ve planlamak için mimarlık profesyonellerini, eğitimcileri, araştırmacıları ve öğrencileri bir araya getiriyor. Bilim, sanat, tasarım ve mühendisliğin aynı çatı altında toplandığı bir mimarlık pratiği ile çalışmalarımız devam ediyor. Türkiye’de ve dünyada atölye çalışmaları, stajlar, sergiler, öğrenci değişim programları ve kitap yayıncılığı gibi etkinliklerle mimarlık alanındaki önemli figürleri daha geniş topluluklarla buluşturuyoruz. UPENN, IAAC bunlardan bazıları. Öğretmeyi ve paylaşmayı seviyoruz. Diğer benzeri vakıflardan en önemli farkımız hantal olmayan yapımız ve bilfiil yapı üretimiyle entelektüel çabaların iç içe olması. Öğrencilerimiz hem teorik bilgilere hem de şantiyede pratik bilgilere ulaşabiliyorlar...”   

Anadolu’nun hakkını veremiyoruz
“Ben şahsen kendimi henüz, Anadolu’da bulunmanın hakkını verebilmiş bir mimar olarak görmüyorum. Veren de çok azdır. Onlar da yapı yaparak değil de genelde araştırmalar yaparak hakkını vermeye çalışmışlardır. Çünkü Anadolu, topraklarında çok çok büyük ve zengin bir kültürel mirası barındırıyor. Bunu layıkıyla yansıtmak çok çok önemli...”

Tez, Antitez ve Sentez...
“19. yüzyıl sonuna kadar insanlığın, yapıların inşasında kullandığı tecrübelerde, tekniklerde ve materyallerde çok kuvvetli benzerlikler var... ‘Heteronomy’ ve ‘Autonomy’, yani Devamlılık ve Bağlılık ve karşıtı olarak da Özerklik ve Öznellik, kişisellik arasındaki denge ve yaşam standartları hemen hemen dünyanın her yerinde aynı ayarda ilerledi. Ortak özellikler hem yanı başındaki binada hem de kilometrelerce ötedeki yerleşmelerde, hatta farklı kıtaların ücra köşelerinde bile aynı... Toprak, taş, ahşap, biraz metalin ilk halleri, çok az da betonun ilkel halleri... 20. yüzyıl ise yaşanan teknolojik gelişmelerin imkânları ve öngörülen ütopyaların etkisinde doğal malzemelerin doğal hallerinden bağımsız, fabrikalarda ısıtılarak ve eritilerek şekillendirilen, içine farklı kimyasallar eklenen, işlemlerden geçirilip geliştirilen ve boyutlandırılan yeni hazır materyalleri iklim, coğrafya ve kültür farklılıklarını gözetmeden tüm dünyaya sunuyordu. Hatta ve hatta bu yüzyıl, bir yandan daha da yoğunlaşmış küresel ortak özellikler önerirken bir yandan da şiddetli bireyselliği, bina başına biçimsel ve kurgusal özgünlüğü tavsiye ediyordu. Şehir kurgusu için çok önemli olan ortak paydaların kısmen ve yer yer tamamen ortadan kalktığı bu durum, bir binadan bir binaya taşınmayan bir ele alış ve tecrübe ile icra edildi. Sonuç olarak da çoğu yerleşim yerinde ve zihinlerde bir ikilem meydana geldi... Temel alınan ana şeyler modern dünyanın istatistikleri, yani yaya güzergâhları, otomobil ve onun türevlerinin lojistik, asayiş, kurtarma gibi faaliyetlerde ulaşımlarını kolaylaştıracak sokakların, caddelerin ve bulvarların ölçüleri olunca giriş katı ile bina arasındaki ilişki değişti. Yol cephesi ve komşu bina ile ilişki, ara mesafeler artırılarak değiştirildi. Yola sıfır oturtulan bina geriye çekildi. Çok sayıda yapıyı aynı anda inşa etmek için teknikler ortaya çıktı. Yığma yapı ve onun estetik kuralları terk edilip yeni modern şekillendirme üslubu üzerinden seç, beğen, yap yöntemi modern ideolojinin eğitim metodu oldu. Kentlerde gidilemeyen liman, endüstriyel ve askeri alanlar gibi, şehre ait ama insanlara ait olmayan bölgeler oluşmaya başladı. Gezilemeyen, gidilemeyen, içinden geçilemeyen... Bütün bunların sonunda, sorunları karmaşık endüstri şehirleşmesi, hava kirliliği, atmosfer delinmesi ve nehir, göl, deniz, okyanus kirlilikleri oluştu. 21. yüzyılın ilk çeyreğinde her sektör ve meslek yapımı içinde dinamikler farklı olsa da esas olan dünyayı yeniden eski doğal dengesine ve performansına döndürmek. Bütün bu zamanları tarihsel değil de mimarlık için birer teori olarak ele almayı ve incelemeyi, onlardan yararlanmayı ve onları uygun bir şekilde kullanmayı kendime daha yakın buluyorum. Kronolojik olmayan bir yaklaşımla her iki dönemden de iyi, güzel, akıllı olanlarını ve işime yarayanlarını sentezleyerek ve harmanlayarak kullanma niyetindeyim. Benzer yollar aramayı ve bulmayı, meslektaşlarıma ve genç mimar adaylarına tavsiye ediyorum...”

Resim Başlığı

Gökhan Avcıoğlu, Yayın Yönetmenimiz Sertaç Aytaç'la röportaj esnasında...

Olur mu, bence olur...
“Bugün dünyanın neresi olursa olsun şehirlere yaklaştıkça otobanlar ve tren yolları boyunca üretilmiş, mimarlığın el değmediği yapıları geçiyoruz. Endüstrinin bozduğu bu şehirlerden uzaklaştıkça da 19. yüzyıl öncesinde yapılmış müthiş köyler, kasabalar, şatolar, çiftlikler, kırsal peyzaj düzenlemeleri çıkıyor karşımıza. Bu birbirine zıt, karmaşık görüntünün sebebi ‘tez’ ve ‘antitez’ çatışması. 20. yüzyıldan önce oluşturulmuş harika şehir merkezlerinin etrafı şehre entegre olmayan sadece yapılarla çevrili. Düşünün... 20. yüzyılda bu şekilde inşa edilmiş kilometrelerce ıssız ve ürpertici endüstri alanları, antrepolar, vinçler, kaldıraçlar, konteynerler, çıkışı olmayan sahipsiz topraklar var. İnsani hiçbir şey yok... Hadi en ucunu söyleyelim, mimarlık yok... Bu kargaşa içindeki şehirlerle uğraşmak yerine belki de olduğu gibi dertleriyle baş başa bırakıp yeniden yepyeni, yine yukarıda bahsettiğim gibi sentez düşüncelerle oluşturulmuş yepyeni yerleşimler inşa etmek. Yürünebilir, yaşama, barınma, çalışma, üretme, öğrenme, biriktirme, paylaşma bütün güncel fonksiyonları separe etmeden birbirine kaynaştırmak. Geceyi gündüzü, haftanın yedi gününü, tüm mevsimleri doya doya yaşayan, kendi enerjisini üreten, depolamadan yeniden kullanan, dönüştüren yerleşimler... Geniş bir veri sistemi ile birbirine bağlı ihtiyaçtan fazlasını ihtiyacı olanlarla paylaşan akıllı binalar ve mutlu insanlar. Bunu yapabilir miyiz? Her şeyden önce eğitim sisteminin hırsa ve aşırı üretime ve tüketime yönelik ekonomik sistemlerin değişmesi feodal etnik ayrımcılık sistemine dayalı lokal yöneticilerin değişmesi, ülke sınırlarını kendi ‘territory’leri olarak gören, toprak, vatan şovenliği yapan, seçim sistemlerini manipüle eden, fırsatçılık yapan politikacıların değişmesi ile yapabiliriz. Bu olur mu? Bence olur...”

Şehirciler, peyzaj mimarları, mühendisler özünde mimar ataların çocuklarıdır
“Mimari değer birçok şeyle ölçülebilir... Mesela ‘zaman’la... Zamana direnmeli, güzel yaşlanmalı. Ama şunu da belirtelim, mimari olacak bina da kendini baştan belli eder. Hatta daha ilk kağıda düşen karalamalardan... Farkındalıktan, yetenekten, dersine çalışmışlıktan başlıyor. Günümüz böyle sapla samanın birbirine karıştığı bir zaman dilimi. Bırakın öyle her önüne gelenin, mimarların büyük bir çoğunluğunun bile işin içinden kolayca çıkamadığı bir durum söz konusu. Bunun sebebi 20. yüzyılda mimarlık eğitiminin 12 bin yılda geliştirilmiş tüm kültürel sistemlerden bağları koparılmış bir şekilde devam etmesi ve kendilerinden miras kalmış birçok sorumluluk alanını, daha az sorumlu disiplinlere terk etmesi ya da terk etmek zorunda kalmış olması. İşin acıklı tarafı da bu disiplinleri ilk kuran ve öğretenler mimar kökenli akademisyenlerdi. İlk yetişenlerden itibaren de mimar kökenli hocalardan ve her türlü bağdan adım adım kopuldu. Hatta önce rakip, sonra düşman olundu. Şehirciler, peyzaj mimarları, mühendisler, müteahhitler hatta geliştiriciler özünde mimar ataların çocuklarıdır. Mimarlar ise sanatçı, hatta hezarfen denilen çok yönlü kişiliklerin uzantılarıdır. 20. yüzyılın sosyal bilimler, mühendislik ve tıp alanlarında buluş ve icatlarda ilerlerken çokça ayıbı da var geride bıraktığı. Mimarlık ve yapı sektörü de bundan nasibini ziyadesiyle aldı. İyi haberse, 21. yüzyılda birçok şeyi daha kolay sınıflayıp ayırt edebileceğimiz ve birleştirebileceğimiz algoritmik programlama, big data, IT ve yapay zeka ile hem eğitimde hem de mesleğin icrasında çoklu disiplinlerle ilgili bir bakış açısı gelişecek, bahsettiğimiz sektörel kopukluklar giderilecek ve ‘irreducible polynomial’ dediğimiz bu ‘çok katmanlı meslek’ gerçek değerini yeniden bulacak...”

Resim Başlığı

Mimarlıktaki mitoz bölünmenin işe yaramadığını düşünüyorum
“Mimarlık mesleğindeki ‘mitoz’ bölünmenin, meslek içinden mühendislik gibi başka mesleklerin çıkmasının işe yaramadığını düşünüyorum. Eskiden öyle bir ayrım yoktu. Bugünlerde yaşanan sorunların çoğu mimarlıktan ziyade mühendislik problemi, mühendisliğin yarattığı problemler. Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede şehir katmanlarını yağmur suyunun su basması olabilir mi? Suyu engellemeyip üzeri kapatılmış derelerin üstünü açıp, su kendisi akıp gidecek... Su yolları şehre yakışan, değer katan bir unsurdur. Mimarlık mesleğinin içinden ‘bizim tüm bu organizasyonu öğrenmemize gerek yok, bizler mühendis olarak mimarlığın içinden çıkıyoruz ve bu bölümleri biz yapacağız’; ya da şehir planlamacıları gibi ‘Şehir planlama diye bir bölüm oluşturalım, mimarlar da tek tek binalarla uğraşsın’ denilmiş zamanında... E peki sonuç?..”

Kapana kısılı bir mimarlık icrası...
“Mühendislik, mimarlıktan parçalar kopararak ilerledi. Yetkileri de giderek artarak 20. yüzyılda doruğa ulaştı ve ulaşmaya devam edecek. Artık sıradan insanlar için mimar ve inşaat mühendisi, görev alanlarının ve kabiliyetlerinin ölçülemediği, flulaştığı bir döneme giriyor. Genel olarak algı, binanın taşıma kabiliyeti ve yer çekimine, toprak kaymasına karşı direncini hesaplayıp projelendiren mühendis; daha estetik, genel geçer, kişiye göre değişen faktörler üzerinde çalışan kişilere mimar denildiği bir hale geldi. Hatta bazı sektörlerde iç mimar gerekliliği abartılarak mühendis ve iç mimardan oluşan bir kapana kısılı mimarlık icrasıyla karşılaşıldığı da görüldü. 21. yüzyılda ise bu gizli savaşın sona ermesi, artık yeniden tek bir insana dönüşmesi ve bu konudaki en büyük desteğin ve çözüm önerilerinin kodlama becerilerinden oluşması bekleniyor. Yeni tasarım ve üretim biçimleri gelişecek...”

Bir yapının değerli olabilmesi beş unsura bağlı
“Bir yapının mimari bir eser olması için beş konuda bir farklılığı, bir özelliği olması lazım... Birincisi, ‘Program’... Yapının fonksiyon açısından söylediği bir sözü olmalı. Mesela ofis olarak hayata geçirdiğimiz bir huzur evi projesinde huzurevinin içine çocuk eğitim ve bilim merkezi ve müzesi yerleştirdik. Amacımız, huzurevinde kalan yaşlı insanların çocuklarla kaynaşmalarıydı. Yaşlıların orayı işletmelerini ve çocuklarla haşır neşir olmalarını öngördük. Bu, mimari programa ilişkin daha önce karşılaşılmayan yeni bir söz ve durumdu. İkincisi, yapının ‘Strüktürel kalitesi’... Mesela Esma Sultan projemizde yapının içinde hafif bir strüktür var. Yani repertuvara yeni bir model ekleyen bir yapı olmalı. Hafiflik gibi bugüne kadar kullanılmayan yeni bir şey getirmeli... Üçüncüsü ‘Materyal’; yani malzeme olarak yeni bir şey söylemeli. Yani bilindik bir malzeme de çok farklı kullanılabilir ve malzemeyle beraber yapının tanınırlığı ve değeri artabilir. Örneğin Esma Sultan’ın dışındaki nispeten yeni bir malzeme olan cam ve eski bir malzeme olan tuğlanın birlikteliği gayet hoş, akılda kalan bir birliktelikti. Dört, ‘Teknik’... Yani kullanılan bazı özelliklerinden dolayı teknolojik bir düşünceyi ifade etmiş olması ya da bir buluşla mimari ya da mühendislik açıdan yeni bir şey getirmiş olması. Beşinci olarak da yapının ‘Sanatsal’ bir değeri olmalı. Mimaride bazen sanatsal değer... Bu beş özelliği içeren yapı ikon, değerli bir yapı haline gelir. Biz hemen hemen her yapımızda bu beş unsuru yakalamaya çalışıyoruz. Yakalayabildiğimiz var, üçte kaldığımız var, ikide kaldığımız var. Ama bunlardan hiçbirinin olmadığı yok. Mesela Esma Sultan ve Borusan Kültür Merkezi projelerimizde bu beş unsura ulaşabildiğimizi düşünüyorum. Ortaköy’deki One projemiz de program açısından ilginçtir. Çatıda havuzu ve yürüyüş parkuru vardır; ki bugünlerde önemi daha da arttı...”

Resim Başlığı

Mimar kendini inşa etmeye devam etmeli
“Mimarlık pratiği yapmak kadar üstünde düşünmek de çok önemli. Teoriye kafa yormayan mimar ve mühendislerin sayısı maalesef çok. Dolayısıyla bu sığlığa paralel bir sürü çöp bina üretiliyor. Çoğu, gündelik ihtiyaçların acilen karşılanıp akabinde hemen terk edilmesi gereken binalar olarak tasarlanıp, inşa ediliyor... Günümüzde mimar bir şey inşa etmeden önce geçmişte olduğundan daha duyarlı ve detaylı bir biçimde öğrenmeye ve anlamaya vakit ayırmalı. Önce ve sürekli kendini yeniden inşa etmeli ve kendisine ısmarlanan proje ne olursa olsun daha geniş bir perspektiften bakabilmeli. Ve unutmamalı, kendini inşa etmek bir meslek sorumluluğu olmasının yanı sıra hem besleyici hem de zevkli. Çizerek, düşünerek, öğrenerek, öğreterek, teknikler geliştirerek keyfi çıkar bu işin. Üstelik zaman zaman yapı inşa etmek çeşitli etkenlerden kesintiye uğrayabilir, hatta bazı şanslar bir daha geri gelmeyebilir. Bu onun bir şeyleri yanlış yaptığı anlamına gelmez; ticaret şartlarına uygun hareket etmemiştir. İyi mimar olma şartının ticari işlerliği yerine getirmek olmadığını mesleğin oluştuğu ilk yıllardan beri biliyoruz. Ama bugünlerde mimarlık mesleğini icra edenlerin içinde yer aldığı inşaat ve gayrimenkul dünyasında pastadan aldığı pay hak ettiğinden oldukça düşük bir durumda seyrediyor. İşte bu nedenle de kendini inşa etmeye devam etmek gerek. Yazarak, içerik üreterek, düşünerek, tartışarak...”

Pürüzlü ve problemli dokuya sahip malzemeleri seviyorum
“Kendilerine has problemleri olmasına rağmen eski yerleşimlerden çıkmamaya çalışıyorum. Yaşadığım yerlerin tarihsel bir geçmişi olmasına özen gösteriyorum. Yoksa ruhum sıkılıyor. Yeni yapılmış, tarihsiz, gıcır gıcır binalar beni itiyor. Modern mimarlık ve modern malzemeler bana ruhsuz geliyor. Ben de yeni malzemeleri kullanıyorum, deniyorum. Benim asıl sevdiğim, pürüzsüz ve mükemmel malzemelerden ziyade pürüzlü ve problemli bir dokuya sahip, henüz varoluşunu tamamlamamış, bitmemiş malzemeler. Bence her şey mükemmel olmamalı. O bitmişlik bana iyi gelmiyor. Gıcır gıcır, jilet gibi yeni bir bina geleceğe çok kalmaz. O mükemmellik sınırlarında dolaşıldığı zaman mesela bir cep telefonu gibi, kenarı çizilse binaya ilgi azalır... Materyal dışılık da hoşuma gider. Mesela malzemesini hiç hatırlamadığınız bir yapı bence diğerlerinden daha değerlidir. Malzemeden ziyade başka duyguları harekete geçirmesi binaya farklı bir değer katar. Bu, bir anlamda metafiziktir. Mesela Esma Sultan ve Borusan Kültür Merkezi’nde malzemeyi, binayı hisseder ve hatırlarsınız...”

Mimarlık bir partisyon yazmak gibi olmalı
“Bir mimar bence önce elinle düşünmeli, yani çizerek; daha sonraki aşamalarda yardımcı birçok yazılım ve ekipman var. Yavaş yavaş, hatta binalarımızı 3D printerlardan doğrudan inşa edecek hale geliyoruz. Bu anlamda şu çağda yaşamaktan gayet memnun olduğumu söyleyebilirim. Öğrencilik yıllarımızda teknik çizim daha zor ve meşakkatliydi. Teknik çizim aşamaları gereksiz uzun ve tarif yoksunuydu. Pek sevmezdim dolayısıyla teknik çizim yapmayı. Hala da gereksiz çizim köleliği hoşuma gitmez. Mimarlık bir partisyon yazmak gibidir bence. Kim ne yapacak, ne zaman devreye girecek, ne söyleyecek; mimar bunları baştan yazar, çizer... Bunları hızlı yazabilecek metotlar geliştirmeli mimar kendine... Diğer taraftan ofisimizde BIM gibi programlar da çok kullanılır. Özellikle genç çalışma arkadaşlarım jet pilotu kadar hızlılar; ben de kule kontrolü sağlamaya çalışıyorum...”

Dünyaca ünlü mimarlarla röportajlar yapardım
“Ayrıca bir mimar meslektaşlarıyla iletişim halinde olmalı, tartışmalı ve paylaşmalı. Bol seyahat edip çok yer ve malzeme görmeli. Mesela ben bu anlamda kendimi geliştirmek ve yaptığım binalar hakkında yorumlar almak üzere, dünyaca ünlü mimarlarla röportajlar yapardım. Bu işlerin dünya ölçeğinde nasıl olup bittiğini anlamaya da çalışıyordum. Röportaj benim için bir anahtardı. Normalde henüz o yaşlardayken karşılıklı sohbet edemeyeceğim Jean Nouvel’den Richard Rogers’a kadar birçok ünlü mimarla bu sayede oturup konuşma fırsatı yakalamıştım. Aslında öncelikle kendim için yaptım, yaptıklarımın çoğunu dergilerde yayınladım. İşten güçten bazılarını deşifreye bile zaman kalmadı, güncelliğini yitirdi. Keşke daha fazla yapabilseydim. Ofisinde belki ağzından kerpetenle laf alacağın adamlar, röportaj esnasında bülbül gibi şakıyorlardı. Doğru sorular sormak ve doğru insanlarla yapmak kaydıyla genç mimarlara bu yöntemi öneririm...”

Jean Nouvel yayını reddetmişti
“Bu röportajların birinde, o sırada yapımı süren Euralille projesi için Jean Nouvel şantiye fotoğraf çekimini ve sonrasında tabii ki yayınını reddetmişti. Fark ettiği şey, modern mimarlığın kırılgan durumuydu. Son camı takılmadan önce üretimi sırasında mimari feci, eksik ve kırılgan görünüyordu. Oysa taştan bir Yunan ya da Roma kalıntısının ya da tamamı tuğla bir 19. yüzyıl yapısının ne penceresi, ne de kapısı var. Harabe güzellik... Yahu, bu pencere cam, çerçeve, pencere acaba mimaride fazla bir öğe mi diye düşündürür...”

Seri katil mimarlar yetiştiriliyor
“Son zamanlarda öğrenci adayının sanat ve diğer yakın disiplinlere ilişkin gözlemci, meraklı bir yanının olup olmadığını ölçmeden, hazırladığı kişisel portfolyosuna bakmadan, mülakat yapmadan ülke genelinde düzenlenen genel bir sınavla öğrenci seçen, para tuzağı kalitesiz mimarlık okullarından mezun olup, üstelik de meslek odası tarafından hiçbir mesleki eğitim, kurs görmeden, sonrasında buna bağlı bir lisans belge sınavından geçmeden meslek uygulaması yapma lisansı verilmiş seri katil mimarlar var. Bu mimarların önemli bir çoğunluğu ne yazık ki hem zevksiz, hem mesleğin ayarını, değerini düşüren bir bilinçsizlik ve ruhsuzluğa sahipler. Bu duruma ‘dur’ denilmeli. Dünya mimarlık okulları arası asgari müşterekleri belirleyecek bir birlik, dünya mimarlar odalarının kalitelerini yükseltecek ortak bir çatı olmalı. Mesleğe adım atarken tıpkı tıp mesleğinde olduğu gibi Hipokrat yemini edilmeli...”

Ustalarım var...
“Hem eski usulden hem de yeni teknolojiler üzerinden öğrendiğim ve hâlâ öğrenmekte olduğum ustalarım ve onların dünyaya bıraktığı kitapları ve kitap gibi yapıları var. Kimi bir sözüyle, kimi yazılarıyla, kimi tek bir yapısı ya da genel tasarım ve inşa tavrıyla öncülük ediyor. Bunların arasında birkaç önemli isim benim için her daim öncü olmuştur, sürekli başvuru kitabı gibi. Alpaslan Ataman, Peter Eisenman ve tabii ki -artık uzaklarda- her zaman koruyucu meleğim Zaha Hadid...

Belalı bir iş mimarlık
“Bir yapının, bir tasarımın, bir nesnenin mimari bir alanda olup olmaması önce sahibine, O’nun bir binadan ne beklediğine, hadi olmadı mimarının tutumuna, başarısına bağlı... Peki, nedir burada başarı kriteri? Çok kriter var... Ama en başta niyetin ve samimiyetin birlikteliği gerekiyor. Önce içerik tutarlı olmalı. Sonra coğrafi ve kültürel bağlamın farkında olup, gerekli ve bilinçli olarak bunlara bağlı ya da kasıtlı olarak bunlardan bağımsız bir kavramı ortaya koyabilmeli. En son da detaylarıyla neden-sonuç ilişkisini açıklayabilecek ilham verici bir titizlikle inşa edilmiş olmalı. Önce kendi kullanıcılarına, sonra sokağına, semtine, şehrine, sonra bölgesine, ülkesine, kıtasına sonra da dünyaya, onların da yararlanabileceği, iyi çalışılmış bir formül ve sağlam bir mesaj sunabilmeli. Bütün bunları kale alarak da bir tasarım olabilir, bazıları bilinçli olarak görmezden gelebilir ya da hepsini reddedebilir. Kısacası binanın kendisiyle ve kendisinin dışındaki her şeyle imtihanı bunlar. Böyle belalı bir iş mimarlık. Üstelik bu işi bütün bu yazdıklarımla ilgisi olmayan resmi görevliler, belediye, işveren, iş takımı, çalışan ve inşaat kadroları ile yapmak ve onları da ikna etmek zorundasın...”

Resim Başlığı

Tüm zemin katlar geçirgen olmalı
“Bana göre, bütün zemin katlar geçirgen ve birbirine bağlı olmalı... Alışveriş ve vakit geçirme alanları, sergiler, galeriler ve diğer toplumsal ihtiyaçlar için ayrılmalı. Şehrin her yerine ayak basılabilmeli. Endüstri alanları, askeri alanlar, kontrollü geçişleri olan topluluk konutları olmamalı. Bu şehri yaralar ve öldürür...”

Yarışma projelerine yönelik...
“Mimarlıkta, yapı elde etme sanatında, yarışma usulü ile elde etmek de ihale gibidir. Yani projeyi seçme yöntemlerinden bir tanesidir. Biz de bugüne kadar geçerli olan yarışma türlerinin içerisinde çeşitli denemelerde bulunduk. Ama tek aşamalı proje yarışmalarının çok da cazip olmadığını düşünüyorum. Ayrıca bir jüri tarafından seçilmesini de çok cazip bulmuyorum. Jüri, öncesinde, projeleri teknik yeterlilik, tecrübe açısından grupları seçer, ondan sonra bu gruplardan seçilmiş olanlar yarışmaya devam ederler. Dolayısıyla burada ‘haydi hep birlikte herkes katılsın’ şeklinde bir düzenin iyi olmadığına inanıyorum. Son zamanlarda İstanbul Büyükşehir Belediyesi başta olmak üzere Türkiye’de bazı belediyelerin çok özlenmiş olan yarışmaları yeniden başlattığını ilgiyle gözlüyoruz. Ancak seçilen yöntemlerin ve aynı anda birçok yarışmanın bu şekilde ortaya çıkarılmasının bir telaşla yapıldığını, ön hazırlıkların iyi yürütülmediğini, seçimlerin iyi yapılmadığını, kullanılan yöntemlerin çok iyi olmadığı konusunda şüphelerimiz olduğunu çeşitli ortamlarda belirtiyoruz. Birçok eleştirmen, mimar ve yetkili de daha detaylı bir şekilde projelerin değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyor. Üç tane seçim yapılıyor jüri tarafından ve bunlar en son oylamaya sokuluyor. ‘Bunlardan bir tanesini seçin, biz de onu yapalım’ deniyor. Oysa bir D şıkkı olmalı. Bu üçünün de seçilmediği, seçilmeyeceği veya bir daha tekrar yarışma yapılması gerektiği gibi bir durum da söz konusu olabilir. Yani bir acelenin gerekli olduğunu düşünmüyorum. Zaten üst şehir ve altyapı işleri bugüne kadar hep bu acelecilikten kötü oldu. Genelde, özellikle İstanbul için problem asıl olarak mühendislikte. Mimarlar gelene kadar altyapı problemleri var. Ondan sonra da belediyelerin öncelikle ön bir araştırma yaparak, neleri yapıp yapamayacağı konusunda, nelerin olup nelerin olamayacağı konusunda iyi bir kararlılık ortaya koyması lazım. Çünkü bu meydanların çoğu daha önceki görevde olmuş belediyeler tarafından çok yanlış kullanıldı, tahrip edildi, hatta birçoğunda da yürürlükte olan imar planları var. Onların içerisinde de bu bir yarışma kararı ile değiştirilemeyecek durumda. Bu yarışmaların büyük bir kısmı maalesef bir ‘entelektüel spor’ olarak kalabilir. Projeleri de detaylı incelediğimizde, meslektaşlarımızın iyi analizler yaptığını görüyoruz ama bu analizlerden de ortaya çıkan nihai sonuç çok başarılı olamıyor. Bizi heyecanlandıran sonuçlar göremiyoruz. Bazı yarışmalar, uluslararası yarışma olarak açılmış, fakat katılım çok zayıf, duyuru yetersiz. Bu yarışmalar ortaya çıkmadan önce bunlarla ilgili daha geniş kapsamlı tartışmalar yapılmalı ve paydaşların kimler olacağı, onların da açıklamaları ve görüşleri gerekiyor. Yani yarışmadan önce neyin yarışmasının yapılacağının çok iyi anlatılması şart.” 

Artık geç saatlere kadar çalışılmıyor
“Mimarlık ofislerinde ‘mutfak’ olması çok hoşuma gider. Yakıştırırım... GAD’da da mutfağımız var, her gün yemek pişer. Cengiz (Bektaş) Abi ile çalışırken de en sevdiğim şeydi geç saatlere kadar çalışılıp birlikte yemek yenmesi. Ama artık eskisi gibi geç saatlere kadar çalışılmıyor. Sosyal medyanın, iletişim olanaklarının bunda etkisi büyük. Bilgisayar da bu anlamda mimarların işlerini kolaylaştırdı. Diğer taraftan aşırı yorgunluk yaratmasından dolayı saatlerce bilgisayar ekranı başında çalışılamaması da başka bir etken tabii... Geç saatlere kadar çalışılmamasında başka art niye aramıyorum... (Gülüyor...)”

Kitap çalışması bana çok iyi geldi
“İşkoliğim... Zaten çok hareketli bir mesleğin içindeyim. İnternet üzerinden toplantıların sayısı oldukça çoğaldı. Seminerler, konferanslar, röportajlar, çağrıldığım toplantılar, açılışlar, makale çalışmaları... Kendi asli işimin dışında böyle bir koşturmacanın içinde olmak başka bir hobiye ne zaman ne enerji bırakıyor zaten. Diğer taraftan bugünlerde, dört beş senedir üzerinde çalıştığım bir kitabın son düzeltmeleriyle uğraşıyorum. Kitapta, kendimi nasıl inşa ettiğim, ofis olarak mimarlık mesleğinde neleri yerine getirmeye çalıştığımız ve 350 projemizden bazıları anlatılıyor. Bu kitabın bana çok çok iyi geldiğini söyleyebilirim. Bir itiraf, açılma, kendi kendime konuşma gibi...”


GÖKHAN AVCIOĞLU'NUN PROJELERİNDEN BAZILARI...

Esma Sultan / İstanbul
Esma Sultan İstanbul, Ortaköy’de Boğaz kıyısında bulunan çok amaçlı bir etkinlik salonu. Esma Sultan, bir yazlık sarayı olarak Osmanlı Sultanı eşi için yaklaşık 200 yıl önce inşa edilmiş. Ancak yapı bir asır kadar önce çıkan yangında tahrip olmuş ve sadece tuğla dış duvarları kalmış.1999 yılında bu güzel yapı kalıntısının, yeniden kullanılmasına karar verilmiş. Yapı, günümüz mimari dili ve teknolojisiyle tekrar yorumlanarak işlevli hale getirilmiş. Öncelikle, çerçeve şeklinde kalmış tuğla duvarlar içinde kalacak şekilde hafif çelik bir strüktür ve camdan oluşan bir kutu tasarlanmış. Genellikle cam binalar sıcak iklim ülkeleri için konforlu değil, ancak sarayın tuğla duvarları bu cam yapıyı inşa etmeyi mümkün ve gerekli kılmış. 

Resim Başlığı

Tuğla duvarlar, cam ile kurgulanmış mekanda ikinci bir katman yaratarak güneş ışığı, rüzgar gibi değişken çevre etkilerine daha uyumlu olmasını sağlamış. Esma Sultan’da yapının giriş katında bar ve restoran, çelik kavisli merdiven ile girilen ikinci katta konferans salonu veya etkinlik alanı olarak kullanılabilen mekanlar bulunuyor. Gökhan Avcıoğlu&GAD Mimarlık tarafından binanın dışında bulunan duvarlara dokunulmadan, içine cam ve çelikten ikinci bir kabuk tasarlanmış ve kent yaşamına geri kazandırılmış.

One & Ortaköy / İstanbul
One & Ortaköy İstanbul Ortaköy’de karma kullanımlı bir proje. Proje, bir konut ve öğrenci yurdundan oluşuyor. Bir tepenin yanında konumlanmış olan yapılar, bölgenin modernizasyonu açısından ikonik bir önem taşıyor.

Projenin formu, cephe ve genel organizasyonu bağlamsal unsurları etkisinde deneysel bir dizi strateji ile geliştirilmiş. GAD tasarım yaklaşımı alana dağıtılan farklı programların kullanımını optimize etmekti. Her iki binaların çatısında geniş peyzaj alanı ve birer oyun alanı bulunuyor. Bu yeşil çatılar yapıların ölçeğini daha ufaltarak topografya ile daha çok

Bütünleştiriyor. Ayrıca, her iki binanın önemli bir malzemesi olan doğal taş tüm cepheyi sararak doğal yamaca uyumlu bir doku oluşturmuş.

Boğaz Köprüsü’nün yapıya olan yakınlığı nedeniyle, büyük ölçüde One & Ortaköy teras çatısı projenin ilk algılanan parçası haline gelmiş. Bu yüzden, çatı teras bu etkiler göz önünde bulundurularak tasarlanmıştır. Çatı terasında bir koşu pisti, yüzme havuzu ve geniş bahçeler bulunmaktadır. Çatı elemanı binanın formunu tamamlamak amacına hizmet ederken, çatıda kullanılan bitki örtüsü ile geniş yansıtıcı yüzeyler kaplanarak yapının karbon emisyonu azaltılıyor.

Resim Başlığı

Çatı için peyzaj tasarımı binanın çevresindeki doğal topoğrafyadan esinlenerek oluşturulmuş yapay bir topoğrafya. One & Ortaköy alanda bulunan diğer binalardan kendini ayırıyor. Bu sadece yapının tek başına tasarımı ve işlevi ile ilgili değil, ayrıca çevresiyle kurduğu ilişki için de söylenebilir.

Yapı, bodrum katından terasa gelişerek yaşayan bir organizma gibi çalışıyor. Kavramsal olarak, çatı tasarımı ara seviyelerdeki dikey bahçeler ile bodrum ve zemin seviyesindeki dubleks bahçe birimlerine entegre oluyor. Bu durum yapının topografya ile bütünleşmesine olanak sağlıyor. Proje doğal çevreye saygılı ve sürdürülebilir tasarım gerekliliklerine uygun bir şekilde tasarlanmış.

Beşiktaş Balık Pazarı / İstanbul
Beşiktaş Balık Pazarı projesi, Beşiktaş sakinlerinin, mahallelerini iyileştirmek için gerçekleştirdikleri etkileyici bir çaba. Yoğunluğuna rağmen mahalle hayatı ve ilişkilerinin sürdüğü bölgenin bu özelliği düşünülerek kamusallığa açık ve davet edici bir form üzerinde çalışılmış. Bu amaçla pazarın trafiğe kapalı yürüme yoluna bakan iki yanında giriş çıkışı kolaylaştıran açıklıklar oluşturulmuş ve kolonsuz bir iç mekan tasarlanmış. Taze balık almak isteyenler için önemli bir uğrak yeri olan üçgen formlu pazar alanı, deniz kabuğuna benzeyen çatısıyla ikonik bir görünüm oluşturuyor. GAD ve Gökhan Avcıoğlu tasarım sürecine bu 350 metrekarelik üçgen zemin yüzeyini işleyerek başlamış. Şişirilmiş yüzey, arazinin ve projenin olası simbiyotik niteliğinin bir göstergesi. Kamusal ve karşılayıcı bir görünümde olmak için, yüzey, kenarlarından oyulmuş. Bu teknik, program ve sirkülasyonun rahatça karışıp, birbirine akmasını sağlayan geçirgen ve içbükey bir form oluşturuyor.

Beşiktaş Balık Pazarı Projesi basit ama ikonik, çelik ve beton deniz kabuğu biçimindeki formuyla, sokak düzeyindeki büyük açıklıklarıyla, bütün araziyi örtecek şekilde gelişmiş. Bu delikli ve sağlam kabuk, kolonsuz bir iç mekân sağlarken, projenin de program ihtiyaçlarını optimize etmekte ve dramatik bir pazar alanı sağlıyor.

Resim Başlığı

DİVAN Kuruçeşme / İstanbul
Gökhan Avcıoğlu ve GAD Mimarlık tarafından tasarlanan Divan Kuruçeşme Projesi İstanbul’un en gözde kıyı şeridinde müthiş boğaz manzarasına sahip bir alanda yer alıyor. İstanbul’un en önemli yerlerinden biri olan Kuruçeşme’de tasarlanan projenin genel siluet, çevre ve doğa ile uyumlu olması vazgeçilmez unsurlar olarak alınmış. Bu kapsamda hazırlanan restorasyon projesinde, mevcuttaki tarihi duvarlar ve tarihi ağaçlar korunmuş, projenin özellikle denizden görünümüne önem verilmiş.

Divan Kuruçeşme mevcut durumda olduğu gibi, düğün ve davetlerin gerçekleştirildiği çok amaçlı salon ile, mevcut doku içine yerleştirilmiş dört otel odası ile toplantı salonlarını içerecek şekilde yeniden işlevlendirilmiş. Gerekli hizmet mekanları ve otopark da bu kapsamda projede yer alıyor. Divan Kuruçeşme’de, özgün duvar ve tonoz gibi elemanların ifadesi ve çevreden algılanışının korunmasına özen gösterilmiş. Ayrıca bu elemanlar yeni işlevin parçası haline getirilerek, aktif olarak korunmaları öngörülmüş. Etkinlik alanı tasarlanırken kütle olarak mevcut tarihi duvaların oranlarından yola çıkılmış. Mevcut duvarlar gerek iç mekanda gerek de dış mekan tasarımlarında vurgulayarak tasarımın bir parçası haline getirilmiş.

Mekanın çatısı yeşil dokunun sürekliliğini devam ettirmek adına yeşil teras olarak tasarlanmış. Çatı örtüsü arasındaki çatı pencereleri ile gün ışığı maksimum seviyede etkinlik alanı içine alınmaya çalışılmış. İç mekan çatı örtüsünde ahşap, zeminlerde doğaltaş kullanılmış. Kullanılan malzemelerin sürdürülebilir ve yerli malzeme olmasına özen gösterilmiş.

Resim Başlığı

RÖPORTAJA, 384. SAYIMIZIN E-DERGİ VERSİYONUNDAN DA GÖZ ATABİLİRSİNİZ...

16 Kasım 2020


Şantiye
İnşaat sektörünün buluşma noktası Şantiye, “
Güven”i temsil eden “Basılı bir Yayın” olma özelliğinin yanı sıra yenilenen web sitesiTurkcell Dergilik ve Türk Telekom E-Dergi gibi mobil uygulamalardaki varlığı, 37 bin e-bülten abonesi, 15 bini aşkın takipçiye sahip facebook ile 7 bin takipçiye sahip instagram sayfaları ve 20 bin linkedin bağlantısıyla inşaat sektöründe hedef kitleye erişimin en verimli ve hızlı çözümü olmaya dijital ortamlarda da devam ediyor... 1988'den bu yana basılı yayıncılıkta olduğu gibi... 

Abone Olmak için
Bir yıllık abonelik bedelimiz olan 120 TL (6 Sayı, KDV Dahil)'yi TR70 0001 0008 5291 9602 1550 01 IBAN no’lu hesabımıza (Ekosistem Medya) yatırıp, dekontu ve açık adresinizi santiye@santiye.com.tr adresine e-posta veya 0532 516 03 29 no’lu telefona WhatsApp / SMS aracılığıyla ulaştırabilirsiniz.