Londra’da 1989 yılında kurduğu AVCI ARCHITECTS ile İngiltere’nin yanı sıra birçok ülkede önemli projeler yürüten ve tasarımlarında SÜRDÜRÜLEBİLİRLİĞİ ön planda tutan Selçuk Avcı, elektrik mühendisliği eğitimiyle başladığı üniversite yıllarından mimarlığa geçiş yaptığı günlere, ARUP’ta çalışma masasının altındaki yatağında sabahladığı yıllardan hiç arazisini ziyaret etmeden proje hayata geçirdiği günlere, Bath Üniversitesi’nde asistanlık yaptığı dönemlerden ilk mimarlık ofisinin kuruluş hikayesine kadar hayatının önemli dönüm noktalarını Şantiye® okurlarıyla paylaşıyor...

RÖPORTAJI, MAYIS-HAZİRAN 2021 (387.) SAYIMIZIN E-DERGİ VERSİYONUNDAN OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN

“1961 doğumluyum... Biz Türk vatandaşlarının neden sorduklarını pek de anlayamadığım ‘Nerelisin’ soruna cevap vermek benim için biraz zor... Diyarbakır’da doğmuşum... Ama aslında aile kökleri olarak, babamın, o dönem Türk Hava Kuvvetleri’nde görevli olmasından kaynaklı bağın dışında Diyarbakır’la hiçbir ilişkimiz yok. Yine, babasının komutanlığı nedeniyle Diyarbakır’da bulunan annemle de Diyarbakır’da tanışıp, evlenmişler. Aslen anne tarafı Van kökenli, baba tarafı ise Azeri... Ben de kendimi, birçok ülke ve şehirde yaşadığım için tam bir ‘Dünyalı’ olarak hissediyorum. Tek bir yere ait değilim... Soyadımız ise dedemin avcılığından geliyor...”

“Henüz ben bir aylıkken Ankara’ya gidildiğinden Diyarbakır’ı hiç hatırlamıyorum. 11 yaşıma kadar kaldığım Ankara da çok bildiğim bir kent değil. Babam o sırada Maden Tetkik Arama Enstitüsü (MTA)’nde görevliydi. Meraklı, çalışkan, eğitimi seven bir kişilik olarak ilk başlarda Türk Hava Kuvvetleri’nde görevliyken, üniversitede jeomorfoloji eğitimi görmüş ve ardından MTA’ya geçmiş ve sonrasında da yüksek lisans için önce Hollanda’ya, ardından da doktorası nedeniyle İngiltere’ye gitmişti. Doğal olarak biz de babamla birlikteydik...”

Nijerya’ya gitmek yerine İngiltere’de kalmakta ısrarcı olmuştum
“O yaşlarda Hollanda ve İngiltere maceralarının ardından İngiltere’de tam yerleşik bir hayata geçtiğimi zannederken bu sefer de yine babamın 1978’de Nijerya’da bir üniversiteye atanmasıyla, tabiri caizse ben de isyan bayrağını çekip, İngiltere’de kalmakta ısrarcı olmuştum. Durmadan ülke ve şehir değiştirmekten bunalmıştım. Annem ve babam Nijerya’ya giderken başta beni yatılı okula vermeye çalışmışlarsa da onu da kabul etmeyip 15 yaşımı doldurmadan bir öğrenci grubuyla aynı evi tutup, kendim okula devam etmeyi başarmıştım. Onlarsa 10 sene Nijerya’da bulunduktan sonra tekrar Türkiye’de döndüler ama ben o yıllardan itibaren yaklaşık kırk sene, 13 yaşımdan itibaren kesintisiz İngiltere’de ikamet ettim. Geçen sene pandeminin başlamasıyla da ilk defa bu kadar uzun İngiltere’den ayrı kaldım...”

Elektrik mühendisliğinden sıkıldığımı fark etmiştim
“Lise sonrası yüksek öğrenimim için Bath Üniversitesi’ni tercih etmiştim. Tercihim elektrik mühendisliğiydi. Lisedeki yönelimim de zaten mühendislik üzerineydi. Tasarıma ilgim vardı ve bu ilgimi mühendislikle tatmin edeceğimi düşünüyordum. Fakat eğitimin ilk üç ayında derslerim çok iyi olmasına rağmen sıkılmaya başladığımı fark etmiştim. O sıralardaki arkadaş grubum ise çoğunlukla mimarlık eğitimi görüyordu. Onların geceleri projelerini bitirmek için stüdyolarda paketlerce sigara ve kola içerek sabahlamaları ve yaptıklarıişlere olan derin bağlılıkları ilgimi çekiyordu. Ortam hoşuma gittiğinden ben de onlarla sabahlıyor, aslında daha çok da gevezeliklerine katılıyordum... Tasarım dünyası o ortamda hepten ilgimi çekmeye başlamıştı. Öyle ki bir süre sonra ilgimi çekmekten öteye geçip, devam ettiğim mühendislik eğitimini yarıda bırakmama neden olmuştu. Yılbaşı tatili için gittiğim Nijerya’da konuyu babamlara açmış, İngiltere’ye döndüğümde de başarılı bir öğrenci olduğumdan okuldaki mevcut hocalarımın muhalefetiyle karşılaşmıştım. Ama ben kararımı vermiştim...

Resim Başlığı

Ljubljana'da bulunan Selçuk Avcı ile dijital platformlar üzerinden gerçekleştirdiğimiz röportaj yaklaşık üç buçuk saat sürdü...

Mimarlığa yatay geçiş yapmıştım
“1979 yılında Bath Üniversitesi’nde entegre tasarım ağırlıklı Bina Mühendisliği ve Mimarlık isimli, o günlerde açılan bölüme yatay geçiş yapmıştım. İki ana dal kombine edilmişti ve önem verilen fikir ‘Entegre Tasarımdı’. Bölümün hocaları, mimarların pratiğe daha da yakın olmalarını ve pratikle daha erken tanışmaları gerektiğine inanıyorlardı. Biz de o bölümün ilk öğrencileriydik. Tabiri caizse kobay gruptuk. Fakat oradaki eğitim bana çok iyi gelmişti.  Mühendislikten geçtiğim için mühendislik pratiği bende zaten kısmen vardı. Resim çizdiğimden ve tasarıma ilgim olduğundan o iki disiplini kombine etmek bünyeme çok uygun düşmüştü...”

İngiltere’de mimarlık eğitiminde öğrencinin suyunu çıkarıyorlar
“Bath’ta ve Bath Üniversitesi’nde yaklaşık sekiz sene kaldım. Dört senelik bir eğitim olmasına rağmen Mimarlık eğitimi İngiltere’de üç etapta veriliyor. İlk seviye, Türkiye’deki lisansa denk, ikinci seviye yüksek lisans, son seviyenin ise Türkiye’de denkliği yok. Bu seviyede, Türkiye’deki mimarların pek ilgilenmediği diğer mesleki konular, yapı hukuku, yapı şartnameleri gibi dersler alınıyor. İngiltere’de kendine mimar diyebilmen için bu üç seviyeyi geçmen gerekiyor. Bu da yedi-sekiz seneni alıyor. Yani bir öğrenci okuldan mezun olana kadar suyunu çıkarıyorlar. Ama çok iyi bir yöntem. Ortaya sağlam meslek insanları çıkıyor. Bu kapsamda sekiz seneye yakın kaldığım Bath zevkli, yaşaması keyifli, tabiatın içinde, mimari eserleri kıymetli, muhteşem bir şehirdi. Mimarlığın değerini bu şehirde daha mühendislik eğitimi alırken anlamıştım. Fakat okulun bitiminin ardından kariyerime ve hayatıma, daha fazla uluslararası tecrübe edinebileceğim Londra’da devam etmeye karar vermiştim...”

Dekanın odasını basmıştık
“70’li yıllar tüm dünyada olduğu gibi hem sosyal hem siyasi açıdan İngiltere’de de oldukça hareketliydi. Gençlik hareketleri yoğundu. Fakat ben bu olayların çok içinde olmadım. Mimarlık eğitimi hayatımı çok kapsıyordu, eğitim bu tip şeylerle uğraşmama engeldi. Ama tabii ufak tefek protesto gösterilerine de katılmışlığım vardır. Mesela 1978 senesinde, dönemin Başbakan Margaret Thatcher’ın öğrenci burslarını kesmesini protesto amacıyla dekanın odasını basmıştık...”

Profesyonel hayata okuldan atılıyorduk
“Okul sırasında da çalışmıştım. Çünkü Bath Üniversitesi’nde eğitim, katmanları olan bir eğitimdi ve pratik çok önemseniyordu. Altı ay okulda teorik eğitim, ardından üç ay sahada pratik yapmak ve staj şart koşuluyordu. Onu yapmazsan bir sonraki seneye katılamıyordun. Dolayısıyla profesyonel hayata okuldayken başlıyorduk. O yıllarda evimin karşısındaki Architecture Shop adlı bir mimarlık ofisine çat kapı girmiş, portfolyomu göstermiş ve ardından kabul edilmiştim. Bu ufak sayılabilecek tecrübeler aslında beni oluşturan bütünün en önemli parçalarıdır. Okulda teorik eğitim üzerine sürekli olarak pratik yapma fırsatı yakalamak, sonra yine okula dönüp yine pratiğin teorilerini araştırmak ve bunu sekiz sene tekrarlamak, insana müthiş bir deneyim kazandırıyor. Dolayısıyla o okuldan, eğitim sürecinden dolu bir insan olarak çıkıyorsun. Türkiye’deki lisans öğrencileri maalesef böyle bir eğitimden geçmiyorlar, iş deneyimi edinemiyorlar. Edinenlerin sayısı çok çok nadir. İngiltere’deki mimarlık eğitiminde ise zorunlu ve sıradan bir durum...” 

ARUP’ta üç ay sonra kendi projemi vermişlerdi
“Okul bitiminde Londra’daki ilk profesyonel işim, dünyanın en büyük mühendislik firmalarından ARUP’un mimarlık bölümünde olmuştu. ARUP’ta işe girmeme, şu anda da beraber çalıştığım arkadaşım David Turnbull vesile olmuştu. Benden üç ay önce, okulu bitirir bitirmez firmaya girmişti. Bense üç aylık Avrupa seyahatinden sonra iş bakmaya başladığım sıralarda, David, ARUP’ta yapacak çok iş olduğunu söyleyip firma yöneticileriyle görüşmeme aracı olmuştu. Böylece 1985 yılında, inşaat piyasasının da çok canlı olduğu bir dönemde ARUP’ta işe başlamıştım. Canlı olması işime de yarıyordu. O dönem, daha yeni mezun olmama rağmen önemli mimarlık ofislerinden teklifler almıştım. Bunda tabii porfolyomun ve referanslarımın güçlü olması büyük bir etkendi. ARUP ise bana en cazibi gelmişti. Çünkü daha girer girmez çizdiğim şeylerin yapılacağını hissetmiştim; ki öyle de oldu. Yeni mezun bir çocuk olarak ilk üç ay içinde bana kendi projemi vermişlerdi. Çünkü hem meraklıydım hem de daha önemlisi aldığım eğitim buna imkan tanıyordu...”

24 yaşımdayken 45 yaşındaki mühendisleri yönetiyordum
“ARUP’a girdikten sonra sınıf arkadaşım David, başka bir işle ilgileneceği için üzerinde çalıştığı ‘İş Parkı / Business Park” projesini bana devretmişti. O zamanlar ‘İş Parkı’ yeni bir konseptti. Doğa içinde, göletlerin, spor merkezlerinin, sosyal alanların olduğu bir çalışma kompleksiydi. Projenin kara kalem konsept projesini çizmiştim. Öyle olunca da firmanın ‘beyaz sakallıları’, projeyi benim yapmamı istemişlerdi. Yeni mezun bir genç olmama rağmen firma kültüründe gençlere öncelik ve fırsat vermek önemli bir özellikti. Ben de o inançla işe büyük bir ciddiyetle dalmıştım. Ama arkamdaki büyük gücün güvenini her zaman hissediyordum. ARUP’un çalışma yöntemi çok sağlıklıydı. Genç ekipleri yaratıcı ve deneyimli ekiplerle buluşturup, gençleri bu tecrübelerden yararlanmaya teşvik ediyorlardı. Yaşlı ve deneyimli insanları o gençlerin arkasına dayıyorlar ve tecrübelileri gençlerin yönetimine veriyorlardı. 24 yaşımdayken 45 yaşındaki mühendisleri yönetiyordum. Tabii yönetmek derken, burada anlaşılan bir yönetim değil; açık, demokratik ve medeni bir ilişkiler zinciriydi söz konusu olan. Bilmediğin bir konuyu soracağın on tane adamın çevrende olması gerçekten müthiş bir deneyimdi. O yüzden çok çabuk tecrübe edindim ve ARUP’ta, ilk girdiğimde üstlendiğim uygulama projesi hariç hep konsept sürecinden başlayan kendi projelerimi yaptım...”

Kendi ofisimiz...
“1989 yılında kendi ofisimi açmaya karar vermiştim. ARUP’ta hala çalışıyordum ve üç sene içinde bir gökdelen yapabilecek tecrübeyi edinmiştim. Okul sürecinde de çalıştığım için teknik tecrübem yüksekti. Diğer taraftan tarzımın açık olması, komplolar kurmadan, samimi iletişim kurmam da işime yarıyordu. Kendime güveniyor, tek başıma iş alabileceğimi hissediyordum. Ve sonunda eşimle (Sanja Jurca Avcı) Avcı&Jurca isimli mimarlık ofisini açmıştık...”

Eşim Sanja da mimar...
“Eşimle, ben ARUP’ta çalışırken 1987 yılında Budapeşte’de bir mimarlık festivalinde tanışmıştık... O da Slovenya’da mimarlık okuyordu. Aslında pek de mimarlık okumak istememiş, fakat başkentteki tek üniversitede pek seçenek bulamadığından biraz zoraki seçmiş. Bir müddet sonra da zaten başka ilgi alanlarına kaymış. O dönem kendi okulunda tiyatro set tasarımları üzerine uzmanlaşıyordu. Yüksek lisansını bu konu üzerine yapıyordu. Tanıştığımız zamanlar o geçişi başardığı dönemdi. 28 yaşında ödüller almaya başlayan genç bir kızdı. Her açıdan etkileyiciydi. Tanışmamızın ardından bir sene sonra Sanja da İngiltere’ye taşınmış ve ardından evlenmiştik. Ofisi de evliliğimizin birinci yılında kurduk. Avcı&Jurca Architects olarak girdiğimiz ilk yarışmayı kazanmamız da bize büyük bir moral vermiş ve yaptığımız işin doğruluğunu kanıtlamıştı...”

Üniversitede ders vermeseydim yaşamakta zorluk çekecektik
“İlk yarışmaya katıldığımız ekibimiz oldukça güçlüydü. Mühendislik ve mimarlığın olduğu multidisipliner bir ofis olmayı amaçlıyorduk. Güzel de işler yaparken 1991’deki ABD-Irak olayları, petrol sıkıntısı ve global kriz, ofisin işlerini ciddi oranda etkilemişti. 15 kişilik ofisi kapatma noktasına gelmiştik. Hatta evden çalışmak zorunda bile kaldığımız bir dönemdi. Ama çok uzun sürmedi, altı ay sonra işler yine düzelmeye başlamıştı. O sıralar, 1986’dan beri Bath Üniversitesi’nde sürdürdüğüm asistanlık işi bizi biraz rahatlatıyordu. ARUP’teyken başlamıştım ders vermeye. Salı ve perşembe günleri Londra’dan Bath Üniversitesi’ne ders vermeye gidiyordum. Firma da buna izin veriyordu. Çünkü gece gündüz çalıştığımın farkındaydılar. Kriz sıralarında eğer hocalığım olmasaydı yaşamakta zorluk çekecektik. İşler dursa bile hocalığım devam ediyordu ve Architectural Association (AA)’da özel ders verme olanağım vardı. Kendi derslerimin dışında desteğe ihtiyacı olan öğrencilere de saatlik dersler verip ücret alıyordum. Eve gittiğimde o aldığım 25 poundu Sanja’ya veriyor, günlük alışverişimizin yapılmasına yardım ediyordum. O kadar kötüydü yani durumumuz. Ama çok uzun sürmedi, altı ayda o zor zamanlar bitti. Ekonomi normale dönünce biz de normale dönmüştük...”

Resim Başlığı

Üniversitelerde ziyaretçi öğretim görevlisi olarak dersler verdim
“Hep akademik bir tarafım vardı. 1986’da Bath Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde başladığım asistanlık, misafir hocalık işi uzun yıllar devam etti. Bu kapsamda Architectural Association (AA)’da, London University Bartlett School of Architecture, Bath University School of Architecture, The Delft Technical University ve Ljubljana University School of Architecture gibi birçok üniversitede ziyaretçi öğretim görevlisi olarak dersler verdim. Bunlara ek olarak son yıllarda İstanbul Bilgi Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık fakültelerinde derslere katıldım...”

Başka mimarlık ofislerine de hizmet sundum
“Kriz bitmişti... Ama yine de Londra’da bir ofis yürütmek, hayatını kazanmak, ev geçindirmek kolay değildi. Zor ve pahalı bir şehirdir Londra. O yüzden kriz döneminden sonra, 1995’e kadar kendi ofisimin yanında başka ofislere de danışmanlık hizmeti vermeye başlamış ve bu kapsamda özellikle konsept tasarımlar yapmıştım. Piyasada eko tasarım alanında kazandığım bilinirlik nedeniyle 1996’da enerji verimliliği üzerine uzman bir ofis beni ortak yapmak istemişti. Benim için de iyi bir alternatifti. Kabul edip, kendi ofisimizi de evden, en azından güncel tutması için Sanja’ya teslim edip, o ofiste de iş yapmaya başlamıştım. Sıçrama yaşadığım bir dönem olduğunu söyleyebilirim. Epey bir tecrübe ediniyor, bayağı da bir yarışma kazanıyordum. Benden beklendiği gibi ofisin profilini de yükseltmiştim. Fakat üç sene sonra ayrılıp yine kendi ofisimi canlandırmaya karar vermiştim...”

Uluslararası camiada tanınırlık kazanıyorduk
“O noktadan sonra, yani 1998 gibi Avcı Architects tam anlamıyla işler yapmaya başlamıştı. Ofis hızını almış, büyüme evresine girmişti. Uluslararası projeler kazanmaya başlıyor ve bu vesileyle uluslararası camiada tanınırlık kazanıyorduk. Bunda tabii İngiltereli bir mimar olmamın da etkisi vardı. Londra’dan çıkan bir mimar olarak Avrupa ve dünyanın her yerinde değerin çok farklı oluyor, dünyanın her yerinde sözün dinleniyor. O süreçte doğu Avrupa’da çok iyi işler çıkarmıştık...”

İstanbul ve URBANISTA
“Türkiye’de, özellikle İstanbul’da iş yapma fikri ise 2000’lerin ortalarında yoğunlaşmaya başlamıştı. 2007’de Markus Lehto’yla birlikte, büyük ölçekli kentsel projelerde stratejik düşünme hizmeti sağlayan gayrimenkul danışmanlık şirketi URBANISTA’yı kurmuştuk... O sıralar Avcı Architects olarak Londra’da devam ediyorduk fakat bir İtalyan yatırımcı bizden İstanbul’da bir gayrimenkul danışmanlığı hizmeti talep etmişti. O dönemlerde gayrimenkul danışmanlığı mimarlık dışında benden çok talep edilen bir hizmetti. Sevdiğim ve ilgilendiğim bir iş olduğundan, gayrimenkulün nasıl işlediğini anlayan bir mimar olarak işverenlerin de bana yakınlık hissetmesine imkan tanımıştı. Nadir karşılaşılan bir işti bu aslında... Yatırımlarla ilgili gelen bu tip sorular arttıkça konuya daha da odaklanmış ve bir inşaatın en başında konuya dahil olmaktan zevk almaya başlamıştım. Özellikle Türkiye’deki mimarların pek ilgilenmedikleri, kazma kürek başlamadan önceki ilk evreler yani... Yatırımcının gözündeki ilk kıvılcım bana enteresan geliyordu. O his ve heyecanı ben de yaşamaya başlamıştım. Dolayısıyla o süreçte bu işi Londra’daki Avcı Architects’ten ayırıp URBANISTA adıyla İstanbul’da gayrimenkul danışmanlığı hizmetine de odaklanmıştık. Mimarlık ofisiyle tasarımlar yaparken URBANISTA ile farklı bir hizmet sunuyorduk...”

Resim Başlığı

İstanbul’da daha yerleşik bir hayata geçmeye karar verdik
“Bu kapsamda işveren bizi iki türlü kullanmaya başlamıştı. İlkinde yatırımla ilgili, ikinci aşama ise, asli işimiz olan arazinin mimari projelendirilmesiyle ilgili. O vesileyle birçok projemiz oldu. Ve işler daha çok o açıdan gelmeye başladı. URBANISTA Türkiye’de de bir tanınırlık yarattı. Bu kapsamda Türkiye’de daha fazla vakit geçirmeye başlayınca ve mimarlık çerçevesinde talepler gelince Londra merkezli Avcı Architects’in bir ayağını Türkiye’de açmaya karar verdik. Fakat zaman içerisinde İstanbul’u çok sevip, burada daha çok vakit harcamaya başlamamla Londra’ya gidip-gelmeleri daha seyrekleştirip, İstanbul’da daha yerleşik bir hayata geçmeye karar verdim...”

İstanbul ile bir aşk yaşamaya başlamıştım
“O kadar yıl yurtdışında yaşadığımdan aslında Türkiye’yi çok özlediğimi fark ettiğim bir dönemdi. Türkiye çok da bilmediğim, tanımadığım bir ülkeydi. O geç çağda İstanbul ve Türkiye ile bir aşk yaşamaya başlamıştım. İstanbul’da vakit geçirmek hoşuma gidiyordu. Türkiye’de işlerin de çoğalması ve hemen ardından tüm dünyadan kendini derinden hissettiren 2008-2009 krizinde Londra’daki işlerimizin çok büyük kısmının iptal edilmesi nedeniyle, özellikle Doğu Avrupa’da devam eden işlerimizi Türkiye’den yürütme kararı almıştık. Ama yine de Londra-İstanbul arası sık gidip-gelmelerim devam ediyordu. İngiltere’yi de hiçbir zaman bırakmadım, bırakamadım. Bir ofisimiz de orada devam ediyordu fakat son 12 ayda yaşanan pandemi nedeniyle Londra’daki iş akışları tamamen durakladı. İngiltere’nin ve tüm dünyanın durumu ortada...”

Londra - Ljubljana ve İstanbul arasında mekik dokuyordum
“Aslında ondan çok önce de, 1998 senesinde aile evimizi, eşim Sanja Jurca Avcı’nın memleketi Slovenya’nın başkenti Ljubljana’ya taşımıştık. O yıllarda Londra bize boğucu gelmeye başlamıştı. Londra dışında, yeşil bir alanda, tabiatı yaşayabileceğimiz bir yerde yaşamak istiyorduk. Bu esnada Londra’nın trenle iki saat mesafedeki kırsalına gidip gelmektense hepten radikal bir karar verip Ljubljana’ya taşınma kararı almıştık. Uçak biletlerinin de özellikle erken rezervasyonla tren biletlerinden daha ucuz bir hale geldiği yıllardı. Dolayısıyla seyahat etme probleminin maliyet olarak problem olmadığı bir dönemdi. Ljubljana ise Alplerin eşiğinde, Adriyatik’e yakın yeşil, tarihi bir kentti. Ljubljana’ya taşınmamızın ardından Londra-Ljubljana arasında her hafta mekik dokuyordum. Perşembe akşamları Ljubljana’ya gidip, pazartesi sabahları da Londra’ya dönüyordum. Bunu da altı aylık bir süreci öncesinde planlayarak, biletleri öncesinde ucuza alarak yapıyordum. Her Perşembe çok da düşünmeden kendimi uçağa atıyor, hafta sonunu Slovenya’da geçirip, kendimi resetleyip, sonra tekrar Londra’ya dönüyordum. Londra gibi yoğun bir şehirden, doğanın içerisinde muhteşem bir şehirde hafta sonunu geçirmek hakikaten çok zevkliydi. 2006 senesine kadar da bu süreç devam etti. Ondan sonra İstanbul da araya girdi ve o mekik üçgen oldu; Londra- Ljubljana ve İstanbul...”

Hala turist gibiyim...
“Türkiye’de aslında hala turist gibiyim... Yeri yurdu olmayan, göçebe gibi hissediyorum kendimi. Bu durumdan da hoşlanıyorum ama iyi ki ayaklarımı sağlam bastığım evim, ofisim, The Circle gibi yerler var. Türkiye ile ilk ilişkilerim ve Türkiye’de ilk tanınırlığım 2000’li yılların sonlarında konferanslarda başlamıştı. Yarışma başarılarım Türkiye’de de duyulmuş ve dergi röportajları ses getirmişti. Türkiye’de popüler hale gelen sürdürülebilirlik, yeşil bina konuları nedeniyle konferans ve toplantılara davet ediliyordum. Katıldığım yarışmalar da vardı. Mesela TOKİ’nin Kayabaşı’ndaki ilk master plan yarışmasında eş birincilik ödül almıştık. Ekoloiik yaşamın doruk noktasını anlatan bir tasarımdı...”

Profesyonellik ve sürdürülebilirlik konusunda iz bırakmak istiyorum
“Türkiye’yi tanıyorum, anlıyorum ama birçok özelliğini benimsemiyorum. Beni yansıtmadığı çok özelliği var. Profesyonellik çok farklı anlaşılıyor. Dolayısıyla o açıdan hala kendimi yabancı hissediyorum. Öte yandan Türkiye’deki mimari profesyonelliği artırmak için çaba gösterdiğimi söyleyebilirim. Bu açıdan faydam olmasını, bir iz bırakmayı istiyorum... İz bırakmak istediğim diğer konu da sürdürülebilirlik... Bence sürdürülebilirlik sekteye uğramamalı. Fakat maalesef şu anda Türkiye’de yakın geçmişte yaşadığımız o heyecan ve hareketi göremiyoruz.”

Türkiye Müteahhitler Birliği binası tam benlik bir işti
“Türkiye Müteahhitler Birliği’nin Ankara’daki genel merkezi hem bizim hem de Türkiye için özel bir proje olmuştu... Türkiye’de labirent yeraltı soğutma sistemini ilk kullanan proje olmasının yanında LEED Platin almış ve uluslararası birçok ödüle layık görülmüştü. Bu binayla ilgili maceram ise 2010 gibi yine bir konferansta başlamıştı. Ankara’da İngiliz Ticaret Ataşeliğinin düzenlediği bir organizasyondu. Ben de bir ‘İngiliz Mimar’ olarak oradaydım. Sunumumda bahsettiğim projeler ilgi çekmişti. Özellikle Prag’da yaptığımız alışveriş merkezinin altına kurguladığımız labirent sistemi ile binanın doğal havalandırması ve soğutulmasını sağlamamız, TMB Başkanı Emin Sazak’ın ilgisini çekmiş ve konferans sonrası benimle konuşmak istemişti. Bu konuşma sonrası Türkiye’deki ilk gerçekleşen inşaat projemiz olan Yüksel İnşaat’ın Çubuklu Vadi’deki projesine imza atmıştık. Diğer taraftan Emin Bey, Türkiye Müteahhitler Birliği’ni 21. yüzyıla hazır hale getirmek amacıyla Çankaya’da eski bir binada faaliyet gösteren kuruma daha yakışır bir bina projesini gerçekleştirme arzusundaydı. Kuruluşunun 60. yılıydı ve Türk müteahhitleri dünyanın birçok ülkesinde çok önemli projelere imza atarken, genel merkezin de bu durumu temsil eden bir yapıda olmasını istiyordu. Binanın ekolojik açıdan da yüksek seviyede olmasını önemsiyordu. Açıkçası tam benlik bir işti...”

Resim Başlığı

TMB BİNASI

Ekibi Londra’dan getirmiştim
“TMB projesi bizim için de iyi deneyimler edindiğimiz bir projeydi. Türkiye’de o tarzda ve çapta mühendislik hizmeti verebilecek firma olmadığından mühendislik ekibini Londra’dan getirmiştim. Okul arkadaşım Atelier Ten’in Kurucusu Patrick ile iyi işler çıkardığımızı tahmin ediyorum. Çok etkileyici bir proje oldu. Genelde ekolojik tasarımlar masada tasarlanır, nasıl yapılacakları pek düşünülmez ve arkada teknik bir destek yoksa genellikle suya batarlar. Fakat bu projede buna izin vermedik. Ekibi çok iyi kurguladık. O teknolojiyi Türkiye’ye öğretmek amacıyla Türkiyeli mühendislik ekibini yurtdışı ekibiyle bir araya getirmiştim. İş ancak böyle karma bir ekiple başarılabilirdi. Ve tabii ki işverenin desteği şarttı. Çünkü çok zor bir süreçti. Yapabileceğimiz şeylerin ispatı zordu. İşverenin, Türkiye’nin en önemli müteahhitleri olması da projeyi değerli kılıyordu. Gerçeklerle uğraşan insanlardı. Her şeyin sağlam oturmuş bir şekilde düşünülmesi ve düzenlenmesi gerekiyordu...”

Emin Sazak hep arkamızda durmuştu
“Tabii böylesine idealist ve zor bir projede kırılma anları da yaşandı. Zor bulunup, uğraşılmak istenmeyen noktalar oldu. İnşaatı MESA yüklenmişti ve en iyi ekip başları bu projedeydi. Bilhassa Ozan Turhan bu zor anlarda çok destekçi ve yapıcı oldu. Ayrıca bu anlarda Emin Sazak da hep arkamızda durmuştu. Başkanlık koltuğunda Emin Sazak olmasaydı o proje gerçekleşmeyebilirdi. Sonuç itibariyle hem tasarım hem inşa süreci oldukça başarılı bir projeydi. Performans açısından da hedeflenenin çok üzerinde bir başarı elde edildi. LEED Gold’u hedeflerken ölçümler LEED Platin’e ulaşıldığını gösteriyordu. Bu yüksek performansın en önemli nedeniyse binanın altındaki labirentti. Her şeyin dengesini kuran unsur o labirent sistemiydi. Türkiye’deki ilk örnek, dünyadaki ise beş altı projeden birisiydi. Bina şu anda bilgisayar sistemiyle devamlı izleniyor ve birçok yeniliği barındırdığı için devamlı öğrencilere ev sahipliği yapıyor. Hatta birkaç doktora tezine de vesile oldu. Ama şunu tekrar vurgulamak isterim, işverenin bu tip yeniliklerde rızası çok çok önemli. Türkiye’de ise böyle mal sahiplerinin olmaması, kendilerini bu süreçler konusunda ikna etmeye çalışmamız anlamında biz mimarları çok yoruyor. Bu nedenle Türkiye’de bu seviyede işler yapamadığımızdan çoğu projede mesleki anlamda tam olarak tatmin olamıyorum...”

Balance Güneşli de bir kilometre taşıdır
“Bence kayda değer projelerimizden birisi de Şölen Çikolata için Güneşli’de yaptığımız Balance projesi... Türkiye için bence bir kilometre taşıdır. Ayrıca URBANISTA gayrimenkul danışmanlığı hizmetimizin bir projeyle sonuçlanmasının da iyi örneklerinden biridir. Şölen’in sahip olduğu bir arsa ve bize önce ‘burada ne yapılabilir’ sorusuyla gelen gayrimenkul değerlendirmesini yaparak başladığımız bir projeydi. Ve sonrasında da mimari bir proje üretilmesi bizim için ilkti. Hakikaten değerli, özellikle cephe detaylarıyla farklı, çok katmanlı ve birkaç ödül alan bir projedir. Yine orada da bir işveren, yani firmanın sahibi İsmail Çoban’ın ayrıcalığı vardı. İşverenin mimara inanmadığı projelerde maalesef başarı sağlanamıyor...”

Resim Başlığı

BALANCE GÜNEŞLİ 

Ziyaret etmediğimiz arazilerde projeler çizmeye başladık
“Kongo’da inşa edilen Kintele Kongre Merkezi ve Otel de hoşuma giden yapılarımdandır... Gana’dan sonraki Afrika’daki ikinci projemizdi. Türkiye’deki genel merkezlerini de yaptığım, Türkiye’nin önemli müteahhit firmalarından Summa’nın projesiydi. Summa, aynı zamanda bize Afrika açılımını sağlayan da firmadır. Şu anda Ruanda’da süren bakanlık projesi de dahil olmak üzere Afrika’daki hemen hemen tüm projelerimiz Summa firmasınındır. Nijer’deki Radisson Otel projesi benim için de farklı bir tecrübe olmuştu. Çünkü hayatımda ilk defa ziyaret etmediğim bir arazide proje çizmiştim. Araziye ilk kez projenin açılış günü girmiştim. Böyle bir çalışma yöntemini mümkün kılan şey de Google Earth olmuştu. Mesela şu anda Riyad’daki iki projemde de aynı yöntemi kullanıyorum. Projeyi alış süreci de dahil olmak üzere tüm aşamalar dijital platformlardan yürütüldü. Artık neredeyse tüm işlerimizi dijital yöntemlerle yapıyoruz...”

Resim Başlığı

KİNTELE KONGRE MERKEZİ VE OTELİ 

Resim Başlığı

NİAMEY HOTEL, NİJER

Türkiye’de bir mimarın pozisyonu sıradan bir taşerondan farklı değil
“Türkiye hem mimarlık hem diğer ilişkiler hem de iş yapış şekilleri açısından dünyanın diğer ülkelerine göre çok çok farklı bir ülke. Açık konuşmak gerekirse, işverenin gözünde bir mimarın pozisyonu sıradan bir taşerondan çok da farklı değil. Belki işverenlerin yüzde 10’u böyle değildir ama büyük çoğunluğun mimara yaklaşımı bu. Bir mimar, denklemin küçük bir parçası gibi algılanıyor. Yani her şeyi bir yana koyun, o saygı ve değerin seviyesinin düşük olması bence mimarları çok yoruyor...”

İngiltere’de kimin ne zaman sesini çıkaracağı bellidir
“Yurtdışındaki mimarların çalışma yöntemleri de farklı... Mesela ben İngiltere’de bir proje yaparken zevkle yapıyorum, dinleniyorum. Çünkü diğer tarafta işleri yöneten profesyonel bir orkestra şefi, proje yönetimi var. Kimin ne zaman sesini çıkaracağı, kimin ne zaman susacağı, sistemin nasıl işleyeceği çok belirgin. Türkiye’de ise proje yönetimi de yanlış uygulanıyor; çoğu yerde ‘orkestra şefliği’ mantığı yok. Orkestra şefi yine işveren oluyor. Afrika’daki projelerimizde bile mimara daha çok değer verildiğini hissedebiliyorum. Afrika deyip geçmeyin, algıları çok yüksek bir seviyede. Ve belki koloni kültüründen dolayı mimara önem veriliyor. Dolayısıyla Türkiye’deki kadar yorucu değil...”

Radikal bir değişime ihtiyaç var
“Yine de son zamanlarda bir değişim olduğu yadsınamaz. Özellikle son on senede bir değişim hissediliyor ama sistematik bir değişim, her şeyin altına üstüne getirildiği radikal bir değişime ihtiyaç var. Çünkü belirli bir sistem üzerine oturmuş bir değişim çok işe yaramayabiliyor. O denklemi, alışkanlıkları parçalamamız gerekiyor. Kabuktan çıkmak şart. Ama bu tabii öğretimden başlıyor, mimarlık eğitiminden... Mimarlık eğitiminin yeterliliği de sorgulanmalı. Ülkede çok fazla mimarlık okulu var. On binlerce mimara her yıl sekiz bin daha katılıyor. Bir sorun da mimar sıfatıyla mezun olan yeni mezunların imza yetkilerinin olması. Aslında bu kadar mimara ihtiyaç da yok. Fazlalık değeri düşürüyor. Arz talep dengesinin gözetilmesi lazım. Bence bu biraz da mimarların kabahati; bastırıla bastırıla kendilerini bu seviyeye getirttiler. Devlet de bu durumun farkında değil... Ama belki de farkında...”

RÖPORTAJI, MAYIS-HAZİRAN 2021 (387.) SAYIMIZIN E-DERGİ VERSİYONUNDAN OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN

Bir sonraki 20’ye ulaşmak zor...
“Mimarlık mesleği açısından Türkiye’de bence şu anda güçlü bir ara yaş grubu var. 35-40 yaş aralığındaki bu jenerasyon bence çok sağlam. Burak Pekoğlu, Alper Derinboğaz ve Melike Altınışık gibi isimlerin yaptığı işleri önemsiyorum. Onların dışında bir üst jenerasyonda Cem Sorguç, Ömer Selçuk Baz gibi değerli mimar arkadaşlarımız da var. Onun üstünde de bizim kuşak geliyor; ki orada da isimler belli: Han Tümertekin, Nevzat Sayın, Can Çinici, Emre Arolat... Ama toplasanız 20 isim... Bir sonraki 20’ye ulaşmak zor. 2018’de kolektif ve iş birliğine dayalı bir etkinlik platformu ve sanat merkezi olan, mimari, şehircilik ve tasarım alanlarında multidisipliner çalışma stratejileri aracılığıyla yenilikçi düşünceyi geliştirmeyi hedefleyen The Circle’ı biraz da gençleri keşfetmek, onları cesaretlendirmek amacıyla kurmuştuk. Gençlerdeki kalite seviyesi bazen şaşırtıyor beni. Ümit veriyor. Bunun bence en büyük nedeni insanlarımızın artık dünyaya açılabilmesi. İnsanımız yurtdışı seyahatler, yurtdışı eğitimin yaygınlaşması nedeniyle global bir deneyim edinmeye başladı. Kabiliyet açısından bence iyiyiz ama sistem bu kabiliyetleri maalesef değerlendiremiyor. Üniversitelerimiz bu insanları üretmekte, layıkıyla yetiştirmekte zorlanıyor. O yüzden bu çocuklar dışarıya gidip bir şeyler alıp geliyorlar. Gelmeleri de güzel bir şey tabii...”

Genç mimarlara acele etmemelerini öneririm
“Genç mimarlara öncelikle acele etmemelerini öneririm. Türk insanında müthiş bir sabırsızlık var. Herkes hemen iş hayatına atılıp, kendi işini yapmak istiyor. Ama bence iyi bir mimar olmak için önce tecrübe edinilmesi gerekiyor. On sene başka birisinin yanında bir işi öğrenirseniz, o tecrübeyi edindikten sonra kendi işinize başlarsanız çok iyi olur. Nedeni ise, İngiltere’deki pratiği de içeren ağır ve uzun mimarlık eğitiminin Türkiye’de olmaması. Ben 8 sene eğitim sürecimde müthiş bir mesleki deneyim kazanabilmiştim. Üç sene de firmalarda tecrübe edinmiştim. Yani iş hayatını deneyimlemeden kendi işini başlatmak pek doğru bir şey gelmiyor bana. Diğer bir önerim de yüksek lisans yapmaları. Mimarlık için lisans eğitiminin çok yetersiz olduğunu düşünüyorum. Yani biraz daha sabırlı davranmak gerekiyor...”

Resim Başlığı

SUMMA GENEL MERKEZİ

Şantiyelerde büyüdüm diyebilirim
“Şantiyeleri ziyaret ederim... Bence şantiye ziyaretleri en önemli şeylerden birisidir. Şahsen şantiyelerde büyüdüm diyebilirim. Allah için çalıştığım şirketler de buna değer veren şirketlerdi. Çizdiğim her karalamanın neticesini görmek isterim ve detaya da çok düşkün olduğum için şantiyelerde çok zaman geçiririm. Şantiyelerde detay çizdiğim anlar çok fazladır. Şantiyecilerin de bu ilgim-alakam nedeniyle beni sevdiğini biliyorum. Şantiyedeki arkadaşlar sık sık arar, ‘Selçuk Abi şunu nasıl yapalım?’ diye sorarlar. Bu da bana zevk verir. TMB projesi ise en sık gittiğim, en çok zaman geçirdiğim şantiyeydi. Neredeyse her hafta gidiyordum. Londra’dayken Budapeşte’de yaptığımız projeyi de çok sık ziyaret ederdim. İşveren de bundan hoşlanıyor, çünkü faydasını görüyordu. Bu ziyaretleri bazı uzak şantiyelerimize gerçekleştiremiyoruz ama artık elektronik iletişim ve erişim vasıtasıyla başka yöntemlerle bilgi akışı sağlanabiliyor, kendimi şantiyedeymişim gibi hissedebiliyorum...”

Dijitalleşme mimarlığı serbestleştiriyor ve o hürlük işime geliyor
“Mimarlığın şu andaki yöneldiği çalışma yönteminden hoşlanıyorum... Dijitalleşme bizi serbestleştiriyor ve o hürlük benim çok işime geliyor. Üretim şeklimiz çok daha rahatladı. O açıdan memnunum. Dijital dünyayı kullanmak gerekiyor. Mesela şu anda ben artık kağıt değil, tablet ile uğraşıyorum. Çizmeyi ve karalamayı çok seven birisi olarak hayatım kolaylaştı. Diğer taraftan dijital çok fazla şeyi aynı anda yapmaya imkan tanıdığı için yoğunluk da arttı. İş ve ev hayatının arasındaki mesafeyi kaybettik. Bu biraz yorucu oluyor ama benim şahsi fikrim, dijitalin benim etki alanımı genişlettiği. Katmanlarla daha kolay başa çıktığımı hissediyorum. Mimarlığın hem fiziksel hem düşünsel çok farklı katmanları var. Onları ilişkilendirmek ve onların arasındaki ilişkileri görebilmek açısından dijital ortam bana çok büyük fayda sağlıyor. Şu anda bir model yapmadan proje çizemiyorum. Eskiden yaptığımız maketler çok zevkliydi ama bizi çok yoruyordu. Ama şimdi dijital bir üç boyutlu model olmadan ilerleyemiyoruz. O da işi çok derinleştiriyor...”

Yönetmeliklerle bir zorunluluk getirilmeli
“Londra’da bir proje yönetmeliklere uyularak yapıldığında zaten LEED Gold ya da Platinum seviyesinde oluyor. Yani Avrupa’da artık standart yapı yönetmelikleri o seviyeye geldi. Sıfır karbon neredeyse zorunlu. Birçok ülkede sistemin bir parçası olarak devlet seviyesinde bunlar talep ediliyor. Ama Türkiye’de bu henüz oluşmadı. Yönetmelikler zorlayıcı değil. Mal sahibi bu tip zorlamalara maruz kalmazsa kendiliğinden bu harcamaları yapmaz. Tüketici de talep etmezse düşük kaliteli binalara, düşük enerji performanslı yapılara mahkumiyet uzun yıllar devam eder. Avrupa’da ise halk işin farkında. Enerji verimliliğini talep ediyor. Her siyasi partinin yeşil bir politikası, bir vaadi olmak zorunda. Yoksa seçmen o partiyi seçimlerde dikkate dahi almıyor. Türkiye’de ise bu talep hiçbir kesimde yok. Ama öncelikle devlet kademesinde, yönetmeliklerle bir zorunluluk getirilmesi şart. Bilinci artıracak ve işi zorlayacak kesim devlet. Çünkü diğer taraftan inşaat sektörünün tabiatında maliyeti en aza indirmek var. Müteahhit, nasıl kar edebileceğine odaklanır. Her şeyi müteahhidin inisiyatifine bırakırsanız, ortaya çok farklı şeyler çıkar...”

Resim Başlığı

Resim Başlığı

NİRALA EVİ

Türkiye’de müteahhidin kârı indirilmeli
“Diğer taraftan Türkiye’de müteahhidin kârının da indirilmesi gerektiğine inanıyorum. Avrupa’daki müteahhit hizmetinin neredeyse otuz katı bir kâr marjı var. Bunun nedeni ise Türkiye’de risklerin çok fazla olması. İngiltere’de büyük projelerde bir müteahhidin kâr marjı en fazla 3’tür. Hiyerarşik kazanç piramidimiz çok sivri, asıl problem burada. Ama Avrupa’da piramit daha yataydır. O yüzden Avrupa Birliğine katılmamızın faydalı olacağını düşünüyorum, çünkü tepeden bir zorlama olacak, mecbur kalınacak. Sistemli bir değişimin kısa yolu bu. Aksi taktirde herkese teker teker öğretilmesi gerekiyor...”

Eşimle beraber çalışıyoruz
“Ofisi Sanja ile beraber kurmuştuk. Fakat iki sene sonra iş hayatını eve çok taşıdığımızın farkına varıp işi ayırmaya karar vermiştik. Sanja da ben de kendi şirketlerimiz yürütmeye başlamıştık. Fakat son on sene içinde yine beraber çalışmaya başladık. Genellikle Sanja’nın sergi projelerine destek oluyorum. Genelde beni bir danışman gibi kullanıyor. Küçük bir ekibi var. Yıllar sonra beraber çalışmak, ortak projelere imza atmak çok zevkli bir hale geldi. Bunlardan beni en çok heyecanlandıran ise Avrasya Tüneli Müzesi olmuştu. El ele çalışmıştık. Hatta projenin müteahhitliğini de işverenin talebi üzerine biz yapmıştık...”

Oğlumuz da mimarlık eğitimi alıyor
“İki çocuğumuz var... Fotoğrafçılık eğitimi alan ve şimdilerde yüksek lisans eğitimine devam eden kızımız Asiana 28; Londra’da mimarlık okuyan oğlumuz Altan ise 24 yaşında. Şimdi iki senelik tecrübe edinme faslında. Sonrasında da Ljubljana, İsveç veya Finlandiya’da yüksek lisansa devam etmeyi planlıyor... Oğlumla meslektaş olduk... Fakat onun benden öğreneceği şeylerden çok ben ondan öğreniyorum. Birlikte yavaş yavaş bir şeyler de yapmaya başladık. Mesela Hırvatistan’da Adriyatik kıyısındaki eski yazlığımızı yıkıp yeniden yapma planımız var. Bu işle doğrudan bir mimar olarak oğlum ilgileniyor. Proje haricinde inşaatı da bilfiil kendisi yapmak istiyor. Eşim ve ben de dışarıdan destek veriyoruz. Ekstrem fikirleri var. Binayı kenevir betonuyla yapmayı planlıyor. Deneysel bir durum. Keneviri karıştırarak beton bloklar üretiliyor. Yalıtım değeri çok yüksek ve karbon salımı sıfıra yakın. Strüktürü de ahşap olacak. Bu binadaki kenevir kullanımı üzerine bir araştırma projesi de başlatacağız...”

Tarihin hissedildiği, hayatın canlı olduğu yerleri seviyorum
“İstanbul’u kendi şehrim olarak görüyorum. Ofisim de evim de Beyoğlu’nda. İstanbul’a geldiğimden bu yana hep Beyoğlu bölgesini tercih ettim. Tarihin hissedildiği merkezleri, hayatın canlı olduğu yerleri seviyorum. Kadıköy’de yaşayamam mesela. Ama eşim Kadıköy’e, Ulus’a ve yeni-modern bölgelere bayılır. Benim içinse yaşanacak yerler Beyoğlu’dur, Cihangir’dir. Kuzguncuk ve Arnavutköy de hoşuma gider... Geçen gün detaylı gezme fırsatı bulduğum Balat da etkiledi beni. Kırk yılımı geçirdiğim Londra’da da hep böyle eski, kimliği olan tarihi bölgeleri tercih ediyordum. Londra bu açıdan daha oturmuş bir şehir. Karakteri olan bir topluluk oluşturmuş, kimliği olan, aidiyeti çabuk hissedebileceğin çok yer var Londra’da. Yaşadığımız Ljubljana da 300 bin nüfuslu, küçük ve karakteri olan bir şehir...”

RÖPORTAJI, MAYIS-HAZİRAN 2021 (387.) SAYIMIZIN E-DERGİ VERSİYONUNDAN OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN

30 Mayıs 2021


Şantiye®
İnşaat sektörünün buluşma noktası Şantiye®, “Güven”i temsil eden “Basılı bir Yayın” olma özelliğinin yanı sıra yenilenen web sitesiTurkcell Dergilik ve Türk Telekom E-Dergi gibi mobil uygulamalardaki varlığı, 42 bin E-Bülten abonesi ve 60 bin sosyal medya takipçisi-bağlantısıyla inşaat sektörünün en önemli iletişim platformlarından biri olmaya dijital ortamlarda da devam ediyor...  1988'den bu yana olduğu gibi...
Şantiye®
ayrıca yapı sektörüne "Şantiye'nin Yıldızı Ödülü", "Yılın Yeşil Yapı Malzemesi / Teknolojisi Ödülü" ve "Şantiyeden Kareler" Fotoğraf Yarışması gibi farklı organizasyonlarla da katkı sunuyor. 

Abone Olmak için
Bir yıllık abonelik bedelimiz olan 180 TL (Yılda 6 Sayı, KDV Dahil)'yi TR70 0001 0008 5291 9602 1550 01 IBAN no’lu hesabımıza (Ekosistem Medya) yatırıp, dekontu ve açık adresinizi santiye@santiye.com.tr adresine e-posta veya 0532 516 03 29 no’lu telefona WhatsApp / SMS aracılığıyla ulaştırabilirsiniz.