Y. Mimar Ertuğ Uçar... Son yıllarda “İş Bankası Resim ve Heykel Müzesi”, “Çatalhöyük Ziyaretçi Merkezi”, “Yapı Kredi Kültür ve Sanat Merkezi” ve “İstanbul Deniz Müzesi” gibi nitelikli yapılara imza atan Teğet Mimarlık’ın ortağı... Ve bir yazar... Kendisiyle “şantiyeler”, “inşaat”, “mimarlık”, “yapılar”, “modüler inşaat” gibi konuların yanında son kitabı “İstanbulin” ve İş Bankası Resim Heykel Müzesi binasının hikayesini anlattığı “Bina İçinde Bina” kitaplarını da konuştuk... Ve hem hayata hem mimarlığa geniş bir perspektiften bakan Uçar’ın röportajından birçok başlık çıkarma imkanı bulduk...
İşte bazıları...
Toplumun çoğunluğu mimarlığın ne işe yaradığını ve ne olduğunu bilmiyor
“Otuz yılı aşkın bir süredir Türkiye’de mimarlıkla uğraşıyoruz, fakat bunun çok da kolay olduğunu söyleyemeyiz... Toplumun maalesef çoğunluğu mimarlığın ne işe yaradığı ve tam anlamıyla ‘ne olduğunu’ bilmiyor. Esas şaşırtıcı taraf ise bu insanların içinde inşaat sektörü aktörlerinin de yoğun olarak yer alması. Açıkçası müteahhidinden kamu kurumlarındaki yetkililere, yapı sektöründe görev alan profesyonellerden kendi meslektaşlarımıza, yani mimarlara kadar mimarların tam olarak ne yaptığını idrak eden çok az...”
Mimarlar daha çok parsellerine kapalıdır
“Mimar, şu görünen şehrin ve binaların ne kadarını, neresini yapıyor; kararların ne kadarında söz sahibi pek belli değil... Evet, filmlerde veya televizyon dizilerinde gördüğümüz kadarıyla ‘havalı’ bir meslek olduğu söylenebilir ama gerçek hayatta güçlü olduklarını söylemek zor. Atfedilen güç nedeniyle çoğu kez şehirlerin bu halinin faturası da mimarlara kesiliyor. Halbuki şehri ‘politika’ yapıyor; yani biz mimar ve mühendisler bu karar süreçlerine pek dahil değilizdir. Bu sadece Türkiye’ye mahsus bir durum da değil, dünyanın çoğu bölgesinde böyle. Şehirleri güncel politika tasarlar ve inşa eder. Yapılan iyiyse onların başarısıdır; kötüyse de onların başarısızlığı ve vizyonsuzluğudur. Mimarlar daha çok parsellerine kapalıdırlar ve Türkiye’de bu daha da belirgindir. Eğer ‘politika’ mimarlara bir yer açarsa ancak o zaman şehrin belli bir bölgesinde, o da ancak kısmen bir söz sahibi olabilir. Dolayısıyla bir mimar, tam olarak ne işe yaradığı bilinmeyen bir meslek adamı olduğu için bir türlü kendini de maalesef doğru konumlandıramaz...”
Ülkede yapıya kolektif bir şekilde üretilmiş bir nesne gibi bakılır
“Mesela okullarda mimara ‘çevreyi korur’, ‘şehri düşünür’, ‘ekolojik yapı malzemeleri kullanır’, ‘atık üretmemeye özen gösterir’, ‘alçak katlı binalar yapar’ gibi sorumluluklar atfedilir. Bir sivil toplum kuruluşuymuşuz gibi yüksek görevler yakıştırılır. Fakat mimarların tabii ki böyle öncelikleri ve arzuları olabilir ama sonuçta mimarlık aynı zamanda bir ticarettir... Karşısında bir işvereni, müşterisi vardır; emeğini sunar, karşılığını alır. Bu anlamda da işveren ve yasalar gibi tabi olduğu unsurlar vardır. Biz de ofis olarak çevresel unsurları her projemizde dikkate alıyoruz; çünkü şehre ve dünyaya karşı ciddi sorumluluklarımız var. Küçük bir bina yaparken bile söz konusu hassasiyetleri gösteriyoruz. Fakat bu bilincin tümünü projelere yansıtmak çoğu kez mümkün olamayabiliyor. Tek karar verici mimar değil. Her projenin birçok ortağı, önceliklendirilmesi gereken birçok unsuru, farklı özellikleri var. Dolayısıyla ekolojik ve toplumsal sorumluluklarla bu ticari unsurlar arasından bir denge gözetmek, kurmak zorundayız. Tabii bu durumun Avrupa’ya göre Türkiye’de biraz daha fazla olduğunu söyleyebilirim. Çünkü mimarlık Avrupa’da biraz daha saygın bir meslektir. Sosyal hayatta bile hissedebilirsiniz. Binalar gezdirilirken bir şekilde mimarları anılır, zikredilir. Bizde ise mimarın pek adı yoktur. Bir iki istisna dışında genelde yapıya kolektif bir şekilde üretilmiş nesne gibi bakılır...”
Kendi anlayışımıza uygun işverenlerle eşleşmeyi bekledik
“Teğet Mimarlık olarak Türkiye’deki inşaat trendlerinin biraz uzağında veya furyalardan az da olsa bağımsız konumlandığımızı söyleyebilirim. Dönemsel trendlere pek uymadık. Mesela bir ara bütün ofisler güney sahillerinde tatil köyleri ve oteller tasarlıyor veya çoğu markalı konutlar için işler yapıyorlardı. Bir dönem ise Rusya ve Türki Cumhuriyetler’de işler üstlendiler. Biz bunlara dahil olmadık, belki de ‘olamadık’... Hep kendi anlayışımıza uygun işverenlerle eşleşmeyi bekledik. Yani biz eğer bazı toplumsal sorumlulukları üstleniyor, bir takım çevresel sorumluluklarda ısrar ediyor ve tasarımsal açıdan belli bir nitelik için ısrarcı oluyorsak, işverenlerin içinde de bu hassasiyette olan küçük bir grup olduğuna inandık; varmış ki zaman içinde onlarla bir şekilde yollarımız kesişti, eşleştik. O furyadan ve trendlerden pek etkilenmeden daha mutedil ilerledik. Özel projelerle birlikte okullar, ulaşım sistemleri, müzeler, yurtlar, sosyal ve kültürel yapılar gibi kamusal projeler bizi daha heyecanlandırdı. O alanlarda iyi örnekler ortaya çıkarınca yolumuz o yönde ilerledi...”
En başından şantiye sürecinin bitimine kadar projenin içinde olmayı isteriz
“Yapı sayısı veya metraja baktığımızda çok fazla bir üretimimiz olmadığı söylenebilir. 10 yılda ürettiğimiz metrajı bir senede yapan ofisler var. Eleştiri anlamında söylemiyorum, o da bir iş ve şehirler ile sistem için bir ihtiyaç... Fakat biz belki çok da bilinçli olmadan kendimizi o çerçevede konumlandırmamışız. Projeleri biraz seçerek dahil olmuşuz. Tabii bunda projelere biraz daha fazla eğilebilmek ve en başından şantiye sürecinin bitimine kadar ilgili projenin içinde olmayı istememiz de etkili oldu. Bizce projelerde şantiyenin içinde olmayı başarabilmek çok önemli. Ancak öyle iyi işler çıktığına inanıyoruz. Çünkü idareler ve işverenler mimarı, dokümantasyonu tamamlayan bir unsur, projenin belli bir aşamasında dahli olan, sonrasında ortalıkta görülmemesi gereken bir meslek erbabı gibi görüyor. Mimari projeyi çizip veren, imza yetkisinden yararlanılan, sonrasında ilişkinin koparıldığı bir pozisyon...”
Ofisten çıkan “bitmiş” proje “yaşayan” bir dokümandır, “donmuş” bir belge değil...
“Bazen de işveren, öyle bir yanılgıyla masaya oturuyor ki... Yani mimar mükemmel bir doküman üretecek, o doküman şantiyeye gelecek ve ona göre her şey tıkır tıkır ilerleyecek; bina o dokümana bakılarak yapılabilecek... Fakat bu, dünyada da mümkün olan bir şey değil. Çünkü proje ‘yaşayan’ bir doküman, donmuş bir belge değildir. Yani proje, mimari ofiste bittiği saniyede ‘değişme’ arzusu olan bir dokümana dönüşür. Bitirilip teslim edildiği gün belki kullanılması öngörülen bir yapı malzemesi üretimden kalkmıştır ya da yerel idare bir yapı kodu değiştirir veya bir yönetmelik devreye girer. Ya da işverenin kendi işine bakışı değişir veya ekonomide bambaşka gelişmeler olur. Dolayısıyla proje hep değişmek ister. Bu kaçınılmazdır. Kısaca, mimarın iş tarifi, daha arsada hiçbir şey olmadığı zamandan binanın kullanıcıyla buluştuğu ana kadar ve hatta ondan da öteye uzayan bir süreç olmalıdır. Aksi takdirde iyi binalar çıkma olasılığı yok. Ki mimarlar doküman üreticisi olma pozisyonunu kabullendiklerinden öyle de oluyor. Mimarlar maalesef milyonlarca metrekare proje üretiyor ve kağıdı teslim ettikten sonra o projenin inşa edilme sürecinde ortada olmuyorlar. Bu çoğu zaman işveren ve müteahhidin de işine geliyor. Çünkü projeyi mimarın müdahalesi, itirazı olmadan istediği gibi değiştiriyor. Bu doğru bir süreç değil...”
Mimarlar şantiyelerden bertaraf edilmeye çalışılıyor
“Ve şantiyeden kopuk da bir nesil yaratıyor. Gerçi bir süredir mimarlar zaten şantiyelerden uzak ama bu anlayış daha da yaygınlaştı. Mimar adayı öğrenciler okullardaki birkaç mecburi şantiye stajını tamamladıktan sonra çoğu kez şantiyelerle hiç ilgileri kalmıyor. Fakat mimarlık böyle bir meslek, uygulamadan, şantiyeden kopuk, ofiste devamlı doküman üretilen bir meslek değil, olmamalı. Gerçeklikten uzaklaşılıyor. Buna bire bir şahit oluyoruz aslında. Genç arkadaşlar mesela bir denizlik çiziyor ama yanındaki denizliğin denizlik olduğunun farkında değil. Duvar çiziyor, fakat duvar onun için iki çizgi... Burada idarelerin sorumluluğu çok büyük; daha doğrusu ‘sorumsuzlukları’. Türkiye’de hiçbir belediye veya kamu kurumu, mimarların şantiye sürecindeki sorumluluklarını bilmiyor. Mimarları şantiyelerden bertaraf etmeye çalışıyorlar. Mesleki kontrollük hizmetini almıyorlar, mimarların ve mühendislerin içinde olduğu toplantılar yapmıyorlar. Dolayısıyla bu bağ ve gerçeklik kopuyor. Zincir kopunca da ‘kağıt mimarı’ ortaya çıkıyor. Yani devamlı bir çizim yapan ama onun nasıl gerçekleştiğinden haberi olmayan bir meslek erbabı... Biz ofis olarak, o hizmeti de sunmak için çok çalışıyor ve bu ilişkiyi kurmaya gayret gösteriyoruz. Çoğunlukla başarılı da oluyoruz. Projelerimizin şantiyelerine sıklıkla gidiyoruz...”
Başarı, yapının zamanından önce bitirilmesi değil, layıkıyla yapılmasıdır
“İşveren ve idare bu anlamda önemli ama tek başına da yetmiyor. Kontrolörlük görevini veriyor, bunun faydasının da farkında fakat Türkiye’de bir de fetiş haline gelen bir ‘açılış tarihi’ meselesi var. Herkes imkansız tarihler hedefleyip, binaları bu imkansız tarihlere eğri büğrü de olsa yetiştirmeye çalışıyor ve bu maalesef başarı gibi addediliyor. Yani bir binanın uzun ömürlü ve sağlıklı bir şekilde inşa edilmesi değil de bitmesi gereken zamanın yarı zamanında alelacele tamamlanması başarı olarak değerlendiriliyor. İdare ve müteahhitler bununla öğünüyorlar. Ofis olarak mücadele ettiğimiz konulardan biri de bu. Başarı, zamanından önce bitirmek değil, bir binanın layıkıyla yapılmasıdır. Fakat sıklıkla rastlıyoruz ki çatısı, tavanı akan, ciddi problemleri olan binalar bile bitiş tarihine yetiştirilmek için apar topar tamamlanıp, açılışa yetiştiriliyor. Tercih, inşa aşamasında problemi çözmek değil de açılışı yapmak olunca binanın işletme aşamasında da sorunlar bitmiyor. Çünkü kolaylıkla çözülebilecek unsurlar bina hayata geçtikten sonra kronik sorunlara dönüşüyor. Baştan yanlış iliklenen düğme nedeniyle iş sonradan düzelmiyor, toparlanamıyor, bina tabiri caizse harap oluyor. Özellikle kamu binaları bu örneklerle dolu. Sektörün ana problemlerinden biri bu...”
Şantiye ziyaretleri benim için heyecan vericidir
“Şantiyelere sık giderim. Şantiye ziyaretleri benim için heyecan vericidir. İstanbul dışındaysa biraz daha seyrek oluyor fakat proje İstanbul içindeyse olabildiğince fazla bu avantajı kullanırım. Mesela şu anda ofisimizin yakınındaki projemiz İş Bankası Resim ve Heykel Müzesi şantiyesine neredeyse her gün giderdik. Asansör restorasyonu, eski duvarlarda yapılan işlemler veya zarar görmüş bir kolonun strüktürel olarak yenilenmesi gibi oldukça özel uygulamaların da yapıldığı bir şantiye olduğundan çalışmaları çok merak ediyorduk. Bu gibi uygulamaları izlemek müthiş bir deneyim... En sık gittiğim şantiyenin İş Bankası Resim ve Heykel Müzesi inşaatı olduğunu söyleyebilirim. Yine yakınımızda, İstiklal Caddesi üzerindeki Yapı Kredi Kültür ve Sanat Merkezi ile Karaköy’deki Güllüoğlu binaları da aynı şekilde sık gittiğimiz şantiyelerimizdendi...”
Mühendis ve mimarın şantiyede bulunması gereken işler...
“Proje eğer strüktürel olarak bir yenilik veya bir meydan okuma içeriyorsa, farklı bir dönüşüm yaşanıyorsa ya da binanın yapım aşaması inşaat mühendisiyle yoğun bir çalışma gerektiriyorsa şantiyeler bizler için çok daha farklı bir anlam ifade ediyor. Sıfırdan inşa edilen binalarda bu durum çok sık yaşanmayabiliyor fakat mesela 110 senelik İş Bankası Resim ve Heykel Müzesi gibi binalarda süreç çok daha karmaşık bir hal alıyor. Müze, 1900’lerin başından bu yana İstiklal Caddesi’nin benzersiz tarihine tanıklık etmiş, 1953-2016 yılları arasında Türkiye İş Bankası Beyoğlu Şubesi olarak hizmet vermiş tarihi bir apartmandı (Baudouy - Bodvi Apartmanı). Proje kapsamında apartmanın dış cepheleri, tarihi asansör ve asansörü çevreleyen merdiven kovası aslına sadık kalınarak restore edildi. Bu iki unsur havada asılı tutularak gelişmiş mimari ve mühendislik teknikleri ile inşa edilen çekirdek yapıyla dış cephe sağlamlaştırılmıştı. Çok uçuk sayılabilecek karışık mühendislik operasyonları içeriyordu. Yapı Kredi Kültür ve Sanat Merkezi’nde de benzer operasyonlar yürütüldü. Ana binanın içini boşaltıp, içe yeni bir yapı inşa edip, tepeye makasları kurduktan sonra cam cepheyi makaslara asmıştık. Söz konusu strüktürel aşamalar çok heyecanlıydı. Deniz Müzesi’nin de oldukça farklı bir inşaat süreci vardı. Müzenin içindeki, bazıları 600 senelik ve 35 metrelik gemileri araziden çıkarmadan, yerleri büyük bir hassasiyetle değiştirilip yeni müze binası inşa edilmiş ve oraya taşınmışlardı. Mühendislik ve mimarlığın birbirine geçtiği bir projeydi. Oldukça riskliydi. Dolayısıyla mühendis ve mimarın şantiyede bulunması gereken işlerden biriydi...”
Tek başına arzulayıp, geliştirmek yetmez
“İnşaat sektörü ancak ‘topyekun’ gelişebilir... Sadece mimarın, müteahhidin, yapı malzemesi üreticisinin veya akademisyenlerin tek başlarına gelişimleri yetmez. Ben bir mimar olarak Ar-Ge yapamam ve sistemler geliştiremem. Mesela biz yaklaşık 12 senedir betonarmenin yanında hafif çelik sistemler, volümetrik modüler yapılar üzerine yoğunlaşıyoruz. Fabrikalarda inşa edilip, sahaya götürülüp birleştirilen yurt ve otel binaları tasarlıyoruz. Fakat bu tip şeyleri tek başına arzulayıp geliştirmenin yetmediğini anladık. Yapılabilirliğini ispat etmek de gerekiyor. Kamuyu, müteahhidi ve tüm paydaşları böyle bir işe inandırmak ilk iş. Sonuç elde edebilmek için birçok kişi, firma ve ofis uğraşmalı. Ancak ondan sonra bir ülkede ahşap sistemler veya volümetrik modüler yapılar yaygın olarak tercih edilebilir...”
Paradigmalar değişiyor... Lojmanlar fabrikada inşa ediliyor
“Son dönemde bir banka için modüler lojmanlar tasarladık. Türkiye’de bir ilk. Malatya’da hayata geçecek binanın birçok unsuru ve odalarının yaklaşık yüzde 75’i Çerkezköy’deki bir fabrikada yapılıyor. Yani binanın şantiyesi aslında bir fabrika. Sektörde tüm paradigmaları değiştiren bir şey. Seramiği, vitrifiyesi takılı bir şekilde fabrikada imal edilip nakliye ediliyor. Bu uygulamalar aslında İsveç’te, Amerika’da, İngiltere’de yıllardır var. Londra’da şehir merkezinde son 20 senedir beton dökülmüyor, belli bölgelere beton kamyonu giremiyor. Yapılacak bina kutu kutu fabrikada inşa edilip vinçle yerinde monte ediliyor. Bu yöntem şimdi Malatya’daki lojmanlarda uygulanacak. Seramik, vitrifiye, mutfaklar, dolaplar ve kapıların hepsi fabrikada hazır hale getirilecek. 24 saat çalışan fabrikada birleştirilecek ve hazır odalar halinde Malatya’ya transfer edilecek...”
Depremden mühendislik ve dürüstlükle değil yasalarla korunuyoruz
“Şu anda temel atma aşaması devam ediyor ve ardından betonarme bodrum kat yapılacak. Aslında bodrum yapmaya gerek yoktu, fakat deprem yönetmeliği şart koştuğu için yapılacak. Ülkede depremden maalesef mühendislikle ve dürüstlükle değil de yasalarla korunuyoruz. Ardından kutu modüller üst üste konulacak. Bazen duruma ve bütçeye göre yerinde iskele kurup dıştan boyanabiliyor veya mantolama da yapılabiliyor ya da kutular hazır mantolanmış olarak yerinde birleştiriliyor. Bu da sistem tasarlanırken seçilen bir alternatif...”
Şantiye risklerinden arınmış, hava koşullarından bağımsız, kalifiye personelle...
“Böyle bir sistem inşaat sektöründe birçok şeyi iyileştirebilir, değiştirebilir ve hızlandırabilir. Fabrikaların illa İstanbul’da olmasına da gerek yok. Yapılacak bina sayısı yüksek olsaydı Malatya’da da benzer bir hat kurulur, işler daha da hızlandırılır ve kolaylaştırılabilirdi. Biliyorsunuz yerli otomobil TOGG üretilmeye başlandı. Sektöre ve Türkiye’ye ne katkısı olduğu tartışılır. Ona harcanan milyarlarca dolarla birçok konut fabrikası kurulabilirdi. Bu fabrikalarda yüksek standartlarda ve çok hızlı bir şekilde modüler evler üretilebilirdi. Şantiye risklerinden arınmış, hava koşullarından bağımsız, standart, modern üretim ortamlarında, kalifiye işçilerle, iş güvenliğine önem verilen, kadın istihdamına katkı sağlayacak yöntemlerle ve günde 24 saatlik süreçlerde o kadar anlamlı işler yapılabilirdi ki... Yapı malzemelerinin lojistik hareketleri belli bölgelere, yani belli fabrikalara da yönlendirileceğinden lojistik de oldukça kolaylaşabilirdi. Bu modüler üretim yöntemleriyle belki bir müze yapılamayabilir ama ülkenin asıl yoğun ihtiyacı olan okul, yurt binaları, yaşlı evleri, oteller ve konutlar inşa edilebilir. Ve ihraç da edilebilir. Ki Türkiye’nin inşaat kabiliyetinin ihracı da önemli bir konu. Böylece mühendislerimizi, mimarlarımızı ve işçilerimizi uçaklarla yurtdışına göndermemiz gerekmez. Ülke içinde yerli inşaat malzemeleri ve yerli işgücümüzle çok verimli işler yürütülebilir. Bunu Polonya yapıyor. Ama tabii biraz önce dediğim gibi bir iki firmanın mücadelesiyle değil inşaat sektörünün topyekun dönüşümüyle, gelişimiyle çok daha hızlı yol alınabilir. Kamu kurumlarının tavrı ve işin arkasında durması ise bu aşamada en belirleyici unsurlardan biri...”
En büyük sıkıntı “anlatmak”
“Tüm bunlar Türkiye şartlarında mümkün şeyler fakat en büyük sıkıntıyı işverene, belediyeye, ruhsatı verecek makama ‘anlatmakta’ yaşıyoruz. İşveren ve müteahhit maalesef daha pratik ve sağlıklı yöntemlerden ziyade konvansiyonel yöntemlere güveniyor. Bazen oldukça ciddi bir şekilde dinleyip, hatta kısmen de olsa onaylayıp yine bildiklerini okudukları çok oluyor. Önce onları ikna etmek gerektiği açık. Sonrası ise kolay, zaten dünyada yapılmayan bir şey değil...”
Kalitesiz ve denetimsiz uygulamaların önüne geçiyor
“Modüler volümetrik süreçte projenin hacimleri fabrikada tüm ince işleriyle yapılıyor. Bir otel odası oluşturuluyorsa televizyon duvara asılabilir, tesisat tümüyle çözülebilir, hatta askıya havlu bile asılıp, kapısı kapatılıp, kullanıma hazır bir şekilde kurulacağı araziye nakliye edilebilir. Aslında en önemli tarafı sürecin hem hızlı hem de kalite standartları çerçevesinde ilerlemesi. Deneyimli ustaların fabrika ortamında, denetim ve gözetimin hat safhada olduğu bir süreçte ürettiği modüllerin kaliteleri de oldukça üstün olur. Bu da Türkiye’deki şantiyelerin en büyük sorunu olan denetimsiz ve kalitesiz uygulamaların önüne geçebilecek bir yöntem. Yalıtımı, tesisatı, yangın güvenliği ve yapı fiziği ile ilgili tüm ayrıntıların sağlıklı bir şekilde çözüldüğü yapılar ülkenin en büyük ihtiyacı. Biliyoruz ki ülkemizde binalar ses ve ısı geçirir, nem alır, suyu akıtır, bir yerleri devamlı çatlar patlar. Bu ekonomik şartlardan da bağımsız bir durumdur. Mesela projenin bütçesi yüksekse şaftlarda en iyi, en pahalı yangın geçirmez malzemeler kullanılır fakat düzgün bir şekilde uygulanmadığından ve kontrol edilmediğinden hiçbir soruna derman olmaz. Bununla birlikte o malzemeler şantiyede, bir binanın 20. katında, 35 derece sıcakta değil de bir fabrikanın steril ortamında ve devamlı izlenen, kontrol edilen bir ortamda monte edilse durum bambaşka olur. Dolayısıyla depremlerde önemli anlaşılan insan faktörü ve hataları minimize edecek kontrollük mekanizması fabrika ortamında çok düzgün bir şekilde kurulabilir. Bu açıdan fabrikalarda üretim çok çok önemli...”
Değişim için toplu bir kararlılık şart
“Ne kadar yeni bilgisayar programı çıksa ve mesleğin iş yapış şekilleri değişse de ofis olarak klasik çizgiden çok da sapacağımızı zannetmiyorum. Ofisimizde, kısa sürede milyonlarca metrekarenin dokümanını üretebilecek bir düzen yok. Böyle ofisler dijital gelişmelere belki farklı şekillerde yaklaşabilirler ama biz üç ortak olarak zaten elimiz işin üzerinde olduğu ve arkadaşlarımızla yakın çalıştığımız için belki bu süreci biraz daha erteleyebiliriz. Bununla birlikte tabii ki yıllardır dijital unsurları ve programları kullanıyoruz. Uzun süredir üç boyutlu çalışıyoruz. Ama eninde sonunda kartondan, elleyebildiğimiz, dokusunu hissedebildiğiniz maketler üretiyoruz. Bu maketlerle tasarım yapıyoruz. Diğer taraftan dijital unsurlar ve modern bilgisayar programlarıyla iş yapmanın önemli noktalarından biri, sektör içinde tüm unsurların bu konulara adapte olması. Sistem ancak öyle işleyebilir. Yani etrafınızdaki mühendislik firmalarının, belediyelerin, müteahhitlerin modern programlarla çalışmadığı bir ortamda tek başına bir mimarlık ofisinin bu yöntemlerle iş yapması kolay olmayabilir. Biz mesela söz konusu unsurları daha çok daha iyi model elde etmek amacıyla elektromekanik ve statik koordinasyon için kullanıyoruz. Dokümantasyon ve bilgi aktarımında pek tercih etmiyoruz. Çünkü bilgiyi aktaracağımız kurumlar aynı programı kullanmıyor. Dolayısıyla değişim için toplu bir kararlılık şart...”
Kentsel dönüşüm faaliyetlerinin ne deprem güvenliği ne de şehir için faydası var
“Fikirtepe’de yürütülen projelerin politik ve ekonomik olduğunu düşünüyorum. Bir rant projesi gibi geliyor bana. Ülkede yapılan kentsel dönüşüm faaliyetlerinin maalesef ne deprem güvenliği ne de şehir için bir faydası var. Hatta büyük zararlar verdiği söylenebilir. Şehir çok kötü dönüştürülüyor. Hiç ihtiyaç olmayan yerler dönüştürüldü. Dönüşmeye ihtiyacı olan yerler ise dönüştürülecekmiş gibi görünmüyor. Çok sayıda anlamsız proje inşa edildi, betonarme çöp üretildi. Belki birçoğu boş kalacak. Kentsel dönüşümün faydasının olduğu bir örnek bile hatırlayamıyorum. Şu anda mesela Karanfilköy dönüştürülüyor. Fikirtepe ile karşılaştırılınca en düzgün örneklerden biri olduğu söylenebilir ama Karanfilköy zaten çok tatlı bir yerdi. Bir gecekondu mahallesi ne kadar iyi olabilirse o kadar iyiydi. Şimdi bölgeye kapasitesinin üzerinde binlerce konut yapılıyor. Şehir o yükü nasıl kaldıracak bilmiyorum. Bağdat Caddesi çevresindeki yapılar ve apartmanlar da öyle... Güzelim dönem yapıları, apartmanlar güçlendirilebilecekken, ülkenin ürettiği ekonomik birer değerken paldır küldür yıkıldılar. Yerlerine ise onlardan daha iyi olmayan yapılar yapıldı...”
Beni deniz fenerleri yazar yaptı
“Üniversite yıllarında yazmaya başladım. Başlarda, dolaştığım deniz fenerleri üzerine bilgi topluyor ve bir şeyler karalıyordum. Beni deniz fenerleri merakı yazar yaptı diyebilirim. O konuyla ilgili kaleme aldığım bir kitapla başlayan yazarlık maceram hala devam ediyor. Bugüne kadar, sonuncusu İstanbulin olmak üzere Ayrılığın Haritası, Woolf’un İzinde, Gece Yolculuğu, Bir Çift Ayak, Dünyayı Seyretmek için Bir Yer, Ormanda Kaybolmak, Yalnızlığın 17 Türü, Rüya Arızaları gibi ona yakın 10 kitabım yayınlandı. En son bir de Feride Çiçekoğlu ile Bina İçinde Bina / Building Within Building isimli İş Bankası Resim Heykel Müzesi’nin dönüşüm ve yeniden işlevlendirme hikayesinin anlatıldığı bir kitap yayınladık. Mart ayında yayınlanan son kitabım İstanbulin ise, kentte dolaştığım yerlerde karşılaştıklarım ve başıma gelen küçük gündelik olaylarla örülü aldığım notlar ve çizimlerle örülü bir öykü kitabı...”
ŞANTİYE®
Daha iyi yapılar için...
3 Ağustos 2025
Türkiye'nin en ESKİ ve en çok ZİYARET EDİLEN şantiyesi: ŞANTİYE®...
İnşaata dair "KAYDADEĞER" ne varsa... 1988'den bu yana...
Şantiye®nin ürettiği, derlediği ve yayınladığı içeriklerde öncelik “KAMUSAL YARAR”dır...
Ve yayınlanan içeriğin “ÖZEL” olmasına özen gösterilir...
BASILI DERGİ + E-DERGİ + SANTİYE.COM.TR + SOSYAL MEDYA + DİJİTAL PLATFORMLAR...
İnşaat sektörünün buluşma noktası Şantiye®, “Güven”i temsil eden “Basılı bir Yayın” olma özelliğinin yanı sıra yenilenen web sitesi, Turkcell Dergilik ve Türk Telekom E-Dergi gibi mobil uygulamalardaki varlığı, 42 bin E-Bülten abonesi ve 100 bin sosyal medya takipçisi-bağlantısıyla inşaat sektörünün en önemli iletişim platformlarından biri olmaya her ortamda devam ediyor... 1988'den bu yana...
Şantiye® ayrıca yapı sektörüne "Şantiye'nin Yıldızı Ödülü", "Yılın Yeşil Yapı Malzemesi / Teknolojisi Ödülü" ve "Şantiyeden Kareler Fotoğraf Yarışması" gibi farklı organizasyonlarla da katkı sunuyor.
Şantiye®nin son sayısı da dahil 1988 yılından bugüne kadar yayınlanan TÜM SAYILARINA E-Dergi olarak göz atmak için lütfen tıklayın...
Şantiye®, başta ABONELERİ olmak üzere 2020-2025 yıllarında ilan veren firmalar ABS Yapı, Akyapı, Alumil, Anadolu Motor (Honda), Alkur, Ak-İzo, Altensis, Arbiogaz, Aremas, Arfen, Artus, Assan Panel, Asteknik, Atos, Batıçim, Baumit, Bentley Systems / Seequent, Betek, Betonblock, Borusan CAT, Bosch Termoteknik, Bostik, BTM, Buderus, Bureau Veritas, Chryso, Çimsa, Çuhadaroğlu, Çukurova Isı, Deutsche Messe, Duyar Vana, DYO, Efectis ERA, Ekomaxi, Elkon, Emülzer, Eryap, Filli Boya, Fixa, Fullboard, Form Endüstri Ürünleri, Form Endüstri Tesisleri, Form MHI (Mitsubishi Heavy Industries) Klima, Garanti Leasing, GF Hakan Plastik, Gökçe Brülör, Grundfos, Hannover Fairs, Hilti, IQ Alüminyum (by Deceuninck), İNKA, İntek, İpragaz, İstanbul Teknik, İzocam, İzoser, Kalekim, Knauf, Knauf Insulation, Komatsu, Köster, Kuzu Grup, LG, Marubeni, Masdaf, Master Builders Solutions, MBI Braas, Meiller Kipper (Doğuş Otomotiv), Messe Frankfurt, Messe München/Agora Tur., Mekon, Mitsubishi Chemical, Molecor, Nalburdayim.com, NETCAD, ODE, Ökotek, Özler Kalıp, Özpor, Panasonic, PERI, Pimakina, Polyfibers, Polyfin, Prefabrik Yapı / Hekim Holding, Prometeon, Ravago, Rehau, Saint Gobain Türkiye, Samsung, Saray Alüminyum, Schüco, Selena (Tytan), Sentez Mekanik, Serge Ferrari, Shell, Siemens, Sistem İnşaat, Soudal, Sika, Şişecam, Temsa, TMS, Tekno Yapı, Türk Ytong, Tremco illbruck, Vaillant, Vekon, Viessmann, Wermut, Wielton, Wilo, Winsa, XCMG, Xylem ve ZF'nin değerli katkılarıyla hazırlanmaktadır.
ABONE OLMAK İÇİN
Bir yıllık abonelik bedelimiz olan 2.100 TL (6 Sayı, KDV Dahil)'yi TR70 0001 0008 5291 9602 1550 01 IBAN no’lu hesabımıza (Ekosistem Medya) yatırıp; ardından dekontu, açık adresinizi ve fatura bilgilerinizi (şahıs ise TC kimlik no; firma ise vergi dairesi-numarası) santiye@santiye.com.tr adresine e-posta veya 0532 516 03 29 no’lu telefona WhatsApp / SMS aracılığıyla ulaştırabilirsiniz.