Youtube kanalımızda gerçekleştirdiğimiz, ardından web sitemizin ŞantiyeTV sayfalarında ve Şantiye®nin basılı versiyonunda yayınladığımız “10 Soruda” isimli canlı yayın serimizin 8 Ocak 2026 Perşembe günkü konusu “İnşaat Sektöründe Döngüsellik”, konuğu ise PY Akademi Kurucusu Y. Mimar Aylin Kaptan’dı... Kaptan programda inşaat sektöründe döngüsel yaklaşımın neden kaçınılmaz hâle geldiği; sektörü bu dönüşüme zorlayan temel dinamiklerin neler olduğu; döngüselliğin projelerde neleri değiştirdiği; yapı sektörü ile döngüsel ekonominin nerede ve nasıl kesiştiği; döngüsel yaklaşımın ekonomik bir karşılığının olup olmadığı; atık miktarı ve karbon emisyonları açısından nasıl bir fark yarattığı; söz konusu yaklaşımın, yapıların kullanım ömrünü ve uzun vadeli değerini nasıl etkilediği; neden ana akım hâline gelemediği; döngüsel uygulamaların önündeki engellerin neler olduğu; dijitalleşmenin bu dönüşümde nasıl bir rol oynadığı; BIM, dijital ikizler ve veri yönetiminin döngüsel inşaatı nasıl daha mümkün hâle getirdiği; dünyadaki etkileyici döngüsel inşaat projelerinden örnekleri; Türkiye’nin döngüsel inşaat konusunda mevcut durumunu ve fırsat alanlarını; “döngüsel ekonomi”, “dijitalleşme” ve “regeneratif” yaklaşımların bir araya geldiklerinde inşaat sektörü için nasıl bir gelecek vadeddikleri gibi başlıklardaki bilgi, izlenim ve yorumlarını Şantiye® okurlarıyla paylaştı.
BU ÖZEL RÖPORTAJI ŞANTİYE TV SAYFALARINDAN DA VİDEO FORMATINDA İZLEYEBİLİRSİNİZ
1) İnşaat sektörü uzun yıllar boyunca büyüme, hız ve üretim odaklı ilerledi. Ama bugün çok farklı bir noktadayız. Kaynak krizleri, karbon hedefleri, artan maliyetler... Bu tabloya baktığınızda,döngüsel ekonomi neden özellikle inşaat sektörü için kaçınılmaz hâle geldi?Bizi bu dönüşüme zorlayan temel dinamikler neler?
Aslında bu sorunun cevabı, inşaat sektörünün gezegenle kurduğu çok doğrudan ilişkide yatıyor. İnşaat, yalnızca binalar üreten bir sektör değil; aynı zamanda doğadan en fazla malzeme çeken, en fazla enerji kullanan ve en fazla atık üreten sektörlerden biri. Küresel ölçekte baktığımızda kullanılan hammaddelerin yaklaşık yarısı inşaatta tüketiliyor. Aynı şekilde ortaya çıkan toplam atığın çok büyük bir bölümü de inşaat ve yıkım faaliyetlerinden kaynaklanıyor. Ama mesele sadece rakamlar değil. Asıl kritik nokta şu; biz bu sektörü hâlâ ağırlıklı olarak doğrusal bir mantıkla yönetiyoruz. Yani “al-üret-kullan-at” modeliyle. Bir kaynağı çıkarıyoruz, bir yapıya dönüştürüyoruz ve o yapı işlevini tamamladığında ya da ihtiyaçlar değiştiğinde genellikle yıkıyoruz. Malzemeler de çoğu zaman ya düşük değerli geri dönüşüme gidiyor ya da tamamen atık oluyor. Bu model, geçmişte belki işe yarıyordu. Çünkü kaynaklar boldu, enerji ucuzdu ve çevresel etkiler bugünkü kadar görünür değildi. Ama bugün geldiğimiz noktada bu yaklaşım hem ekonomik hem de çevresel olarak sürdürülemez. Kaynaklara erişim giderek zorlaşıyor, malzeme fiyatları ciddi dalgalanmalar gösteriyor, karbon nötr ve net-sıfır hedefleri artık sadece bir vizyon değil, somut bir zorunluluk hâline geliyor. İşte döngüsel ekonomi tam bu noktada devreye giriyor. Döngüsel ekonomi bize çok basit ama çok güçlü bir şey söylüyor: “Kaynağı bir kez kullanıp tüketme; onu mümkün olduğunca uzun süre sistemin içinde tut.” Yani atığı daha oluşmadan tasarımla engelle, malzemeleri yeniden kullan, geri kazan ve hatta mümkünse doğal sistemleri onar.
İnşaat sektörü için bu yaklaşım özellikle kritik çünkü kullandığımız malzemelerin büyük bir kısmı -beton, çelik, cam, ahşap- aslında tekrar tekrar değerlendirilebilecek potansiyele sahip. Doğru tasarım ve doğru planlama ile bir binanın yalnızca kullanım süresi boyunca değil, söküldükten sonra bile değer üretmeye devam etmesi mümkün. Burada altını çizmek istediğim önemli bir nokta var: Döngüsel ekonomi yalnızca “çevreci” bir yaklaşım değil. Aynı zamanda çok güçlü bir ekonomik strateji. Çünkü malzemeyi sistemde tuttuğunuzda, tedarik zinciri risklerini azaltıyorsunuz, maliyet dalgalanmalarına karşı projeyi daha dayanıklı hâle getiriyorsunuz ve uzun vadede yatırımın değerini koruyorsunuz. Ben sahada şunu çok net gözlemliyorum: Döngüsel yaklaşımı benimseyen projelerde belirsizlik daha az, karar alma süreçleri daha öngörülebilir ve risk yönetimi çok daha güçlü. Yani mesele sadece gezegeni korumak değil; aynı zamanda inşaat sektörünü geleceğe hazırlamak.
Özetle, döngüsel ekonomi inşaat sektörü için bir “trend” ya da “tercih” değil. Artan kaynak baskısı, iklim hedefleri ve ekonomik gerçekler düşünüldüğünde, bu yaklaşım artık sektörün devamlılığı için bir zorunluluk hâline gelmiş durumda.

2) Döngüsel ekonomi bu projelerde neyi değiştiriyor?.. İnşaat sektörüyle döngüsel ekonomi nerede ve nasıl kesişiyor? Bunu biraz somut örneklerle anlatabilir misiniz?
Aslında bu çok sık karşılaştığım ve haklı bir soru. Çünkü döngüsel ekonomi çoğu zaman kavramsal düzeyde konuşuluyor. Ama inşaat sektörü söz konusu olduğunda bu kavram soyut olmaktan çıkıp çok somut, çok ölçülebilir bir hâl alıyor. Hatta şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Döngüsel ekonomi ile inşaat sektörü neredeyse birebir örtüşüyor. Çünkü inşaat sektörü, baştan sona biryaşam döngüsü yönetimiişi. Bir binanın hikâyesi sadece şantiyede başlamıyor ve kullanım süresiyle de bitmiyor. O hikâye, tasarım masasında başlıyor ve yapının sökülüp malzemelerinin yeniden değerlendirildiği ana kadar devam ediyor. Tasarım aşamasında aldığınız tek bir karar bile; “Hangi malzemeyi seçtiğiniz”, “Nasıl bir strüktür kurguladığınız”, “Taşıyıcı sistemi nasıl çözdüğünüz”, “Binayı ne kadar esnek ve değişime açık tasarladığınız” o yapının 30, 50 hatta 100 yıllık çevresel ve ekonomik etkisini doğrudan belirliyor. İşte döngüsel ekonomi tam bu noktada çok somut bir şekilde devreye giriyor. Çünkü bakış açısını kökten değiştiriyor. Artık bir binaya sadece “kullanım süresi boyunca değer üreten bir varlık” olarak bakmıyoruz. Aynı zamanda onu bir malzeme bankası olarak görüyoruz. Yani yapı, içinde geleceğe taşınabilecek bir değer stoğu barındırıyor. Bu şu demek; bir bina kullanım ömrünü tamamladığında, onu otomatik olarak “yıkılacak bir atık” olarak tanımlamak yerine şunu soruyoruz: “Bu binadaki hangi malzemeler sökülüp doğrudan tekrar kullanılabilir”, “Hangileri yüksek değerli geri dönüşüme girebilir” ve “Hangileri başka bir projede ekonomik ve çevresel değer yaratabilir”... Bu sorular, tasarım aşamasında sorulmaya başlandığı anda döngüsel ekonomi gerçekten hayata geçiyor. Örneğin; betonarme bir yapı mı yapıyoruz, yoksa sökülebilir çelik sistemler mi kullanıyoruz? Yapıştırıcılarla mı birleştiriyoruz, yoksa mekanik bağlantılarla mı? İç mekân bölmeleri sabit mi, yoksa modüler mi? Bunların hepsi çok somut döngüsel kararlar.
Şunu da özellikle vurgulamak isterim... Döngüsel ekonomi yalnızca “sonunda geri dönüştürelim” demek değildir. Asıl değer, daha en başta, yani tasarım masasında yaratılır. Eğer yapı sökülebilir değilse, malzeme pasaportu yoksa, hangi malzemenin nerede olduğunu bilmiyorsak, kullanım sonrasında o değeri geri kazanmak neredeyse imkânsız hâle gelir.
Benim deneyimimde, döngüsel yaklaşımı benimseyen projelerde şu zihinsel dönüşüm çok net yaşanıyor: “Bu bina bittiğinde ne olacak?” sorusu artık projeyi rahatsız eden bir soru değil; tam tersine tasarımı daha akıllı, daha esnek ve daha değerli hâle getiren bir araç oluyor. Özetle, döngüsel ekonomi inşaat sektöründe teoride kalan bir kavram değil. Tasarımda, malzeme seçiminde, detay çözümünde, şantiye organizasyonunda ve hatta sözleşme modellerinde karşılığını bulan çok somut bir yaklaşım. Ve doğru uygulandığında hem çevresel hem de ekonomik olarak ölçülebilir faydalar üretiyor.
3) Döngüsel inşaat çoğu zaman çevresel faydalarıyla konuşuluyor; ekonomik boyutu ise biraz geri planda kalabiliyor. Peki işin finansal tarafına baktığımızda, döngüsel yaklaşımıngerçekten ölçülebilir bir ekonomik karşılığı var mı? Bu yaklaşım projelere nasıl yansıyor?
Aslında bu çok önemli bir soru, çünkü döngüsel ekonomi çoğu zaman sadece çevresel bir yaklaşım gibi algılanıyor. Oysa benim hem araştırmalarda hem de sahadaki deneyimlerimde gördüğüm şey şu: Döngüsel inşaatın en güçlü taraflarından biri, hatta belki de en ikna edici yönü ekonomik dayanıklılık.
Genelde şöyle bir ön yargı var: “Sürdürülebilirlik pahalıdır.” Ama döngüsel yaklaşımda tablo çoğu zaman tam tersine dönüyor. Araştırmalar, döngüsel tasarım prensiplerini uygulayan projelerde malzeme maliyetlerinde ciddi düşüşler olabildiğini gösteriyor. Ancak ben burada sadece “daha ucuz” olmaktan bahsetmek istemiyorum. Çünkü asıl büyük kazanım, sahada çok daha net hissedilen başka bir şey: belirsizliğin azalması. Bugün bir inşaat projesindeki en büyük risklerden biri, malzeme fiyatlarındaki öngörülemezlik. Çelik, beton, alüminyum, cam... Bunların fiyatları küresel piyasalara, enerji maliyetlerine, jeopolitik gelişmelere ve hatta lojistik krizlere son derece açık. Bu da bütçe planlamasını zorlaştırıyor ve yatırımcı için ciddi bir risk yaratıyor. Döngüsel yaklaşım bu noktada çok önemli bir avantaj sağlıyor. Çünkü malzemeye yalnızca “bir defalık” bir girdi olarak bakmıyorsunuz. Malzemenin ikinci, hatta üçüncü bir yaşam döngüsü olduğunu kabul ediyorsunuz. Bu da projeyi dış şoklara karşı daha dayanıklı hâle getiriyor. Örneğin; sökülebilir sistemler kullandığınızda, bir malzeme sadece bir gider kalemi olmaktan çıkıyor, gelecekte geri kazanılabilecek bir değere dönüşüyor. Sahada şunu çok net gözlemledim: Döngüsel yaklaşımı benimseyen projelerde bütçe sapmaları daha az oluyor, revizyon kararları daha kontrollü alınıyor ve proje yönetimi çok daha öngörülebilir ilerliyor. Bu da sadece maliyet değil, zaman ve itibar açısından da ciddi bir kazanç sağlıyor.
Bir diğer önemli ekonomik boyut da yaşam döngüsü maliyetleri. Geleneksel projelerde çoğu zaman ilk yatırım maliyetine odaklanıyoruz. Oysa bir binanın asıl maliyeti, 30-40 yıllık kullanım süresi boyunca ortaya çıkıyor. Döngüsel tasarım bakım, onarım, fonksiyon değişimi ve adaptasyon maliyetlerini ciddi şekilde düşürüyor. Bu da toplam sahip olma maliyetini aşağı çekiyor.
Yatırımcı perspektifinden baktığımızda, döngüsel ekonomi şu anlama geliyor: “Daha öngörülebilir bütçeler”, “Daha az tedarik zinciri riski”, “Daha uzun ömürlü ve değerini koruyan varlıklar”, “Değişen regülasyonlara ve piyasa koşullarına daha hızlı uyum”. Yani döngüsel ekonomi sadece “daha çevreci” değil; aynı zamanda daha güvenli, daha yönetilebilir ve daha rekabetçi projeler demek. Özetle, döngüsel inşaatın ekonomik karşılığı var mı sorusuna benim cevabım çok net: Var. Hem de sadece kağıt üzerinde değil, sahada, bütçede ve yatırımcı kararlarında doğrudan karşılığı olan bir ekonomik değer yaratıyor.
4) Atık ve karbon konusu genelde birlikte anılıyor ama çoğu zaman bu iki başlığın nasıl ilişkilendiği çok net anlatılamıyor. Döngüsel ekonomi inşaat sektöründeatık miktarı ve karbon emisyonları açısından nasıl bir fark yaratıyor?
Aslında atık ve karbonun birlikte anılmasının çok net bir sebebi var. İnşaat sektöründe karbon emisyonlarının çok büyük bir kısmı, çoğu kişinin düşündüğünün aksine, binayı kullanırken harcadığımız enerjiden değil; o binayı inşa ederken kullandığımız malzemelerden kaynaklanıyor. Yani beton, çelik, alüminyum, cam gibi yapı malzemelerinin üretim süreçleri son derece karbon yoğun. Bu şu anlama geliyor: Bir binayı ne kadar “enerji verimli” yaparsak yapalım, eğer baştan çok yüksek karbonlu malzemeler kullanıyorsak, aslında karbonun büyük kısmını daha bina kullanılmadan salmış oluyoruz. Buna “gömülü karbon” diyoruz ve döngüsel ekonomi tam olarak bu noktada çok güçlü bir fark yaratıyor. Döngüsel ekonomi burada iki kritik etki alanı oluşturuyor. Birincisi:Atığın gerçekten azaltılması... Geleneksel yaklaşımda bir bina işlevini tamamladığında çoğu zaman yıkılıyor. Yıkım demek, malzemelerin büyük bir kısmının karışık atık hâline gelmesi demek. Oysa döngüsel yaklaşım “yıkım” yerine “söküm” diyor. Yani yapı, baştan sökülebilir olacak şekilde tasarlanıyor ve kullanım ömrü sonunda malzemeler çöpe gitmeden ayrıştırılıyor, yeniden kullanılıyor ya da yüksek değerli geri dönüşüme giriyor. Bu yaklaşım sayesinde inşaat ve yıkım atıkları ciddi oranda azalıyor. Çelik kirişler, cephe elemanları, döşeme sistemleri hatta bazı beton elemanlar bile ikinci bir yaşam döngüsüne girebiliyor. Bu da atığın gerçekten sistem dışına çıkmasını engelliyor.
İkincisi ve belki de daha da önemlisi:Yeni malzeme üretme ihtiyacının azalması... Bir malzemeyi yeniden kullandığınızda, onun yerine sıfırdan yeni bir malzeme üretmenize gerek kalmıyor. Ve işte karbon etkisinin büyük kısmı tam burada devreye giriyor. Çünkü çimento üretimi, küresel karbon emisyonlarının yaklaşık %7-8’inden sorumlu. Çelik üretimi de benzer şekilde son derece karbon yoğun. Döngüsel yaklaşım sayesinde “Daha az çimento üretiyoruz”, “Daha az çelik eritiyoruz”, “Daha az enerji harcıyoruz” ve “Daha az karbon salıyoruz”. Yani döngüsellik, karbon azaltımı için belki de elimizdeki en güçlü kaldıraçlardan biri hâline geliyor. Özellikle yapı sektöründe, sadece operasyonel karbonu değil, gömülü karbonu da hedefleyen ender yaklaşımlardan biri.
Sahada şunu çok net görüyorum: Döngüsel atık yönetimi stratejileri uygulanan projelerde hem atık maliyetleri düşüyor hem de karbon ayak izi ölçülebilir şekilde azalıyor. Üstelik bu sadece çevresel bir kazanım değil; regülasyonlara uyum, yeşil bina sertifikaları ve yatırımcı beklentileri açısından da ciddi bir avantaj sağlıyor. Özetle, döngüsel ekonomi atık ve karbonu birbirinden bağımsız ele almıyor. Tam tersine, bu iki başlığı aynı sistemin parçaları olarak görüyor. Atığı azalttığınızda karbonu da azaltıyorsunuz. Karbonu azalttığınızda ise hem çevresel etkiyi düşürüyor hem de inşaat sektörünü geleceğin iklim hedeflerine daha uyumlu hâle getiriyorsunuz.

5) Geleneksel inşaat anlayışında binalar çoğu zaman tek bir kullanım senaryosu üzerinden tasarlanıyor. Döngüsel yaklaşım benimsendiğinde bu bakış açısı nasıl değişiyor? Bu yaklaşım, yapılarınkullanım ömrünü ve uzun vadeli değerininasıl etkiliyor?
Geleneksel inşaat anlayışında binalar genellikle tek bir kullanım senaryosu üzerinden tasarlanıyor. Yani bir bina konut olarak planlanıyorsa, yıllar sonra ofise, eğitime ya da başka bir fonksiyona dönüşmesi çoğu zaman mümkün olmuyor. İhtiyaçlar değiştiğinde de en kolay çözüm olarak yıkım devreye giriyor. Oysa burada çok kritik bir kırılma noktası var. Aslında çoğu bina fiziksel olarak eskidiği için değil,ihtiyaca cevap veremediği için yıkılıyor. Döngüsel yaklaşım tam olarak bu noktada devreye giriyor ve bize şunu söylüyor: “Değişim kaçınılmazsa, yapıyı değişime hazır tasarla.” Bu ne anlama geliyor? Öncelikle tasarım aşamasında esnekliği merkeze almak demek. Modüler planlama sayesinde mekânlar bölünüp birleştirilebiliyor. Taşıyıcı sistem ile iç mekân kurgusu birbirinden ayrıldığında, fonksiyon değişiklikleri çok daha kolay hâle geliyor. Sökülebilir ve yeniden kullanılabilir yapı elemanları da burada çok önemli. Cephe sistemleri, iç bölmeler, teknik altyapılar... Bunlar kalıcı ve sabit çözümler yerine sökülüp takılabilir şekilde tasarlandığında, bina adeta yaşayan bir organizma gibi zaman içinde evrilebiliyor.
Bir diğer önemli konu da altyapı esnekliği. Mekanik, elektrik ve dijital altyapıların gelecekteki teknolojilere ve farklı kullanım senaryolarına uyum sağlayabilecek şekilde kurgulanması, binanın ömrünü ciddi şekilde uzatıyor. Bütün bunların sonucu olarak şunu görüyoruz: Döngüsel yaklaşımla tasarlanmış bir yapı, 30-40 yıl sonra “işlevini tamamlamış” bir varlık olmuyor. Aksine, farklı senaryolara uyum sağlayarak yaşamaya devam ediyor.
Bu durum sadece çevresel açıdan değil, ekonomik açıdan da çok önemli. Çünkü binanın kullanım ömrü uzadıkça, yapılan yatırımın değeri korunuyor, hatta artıyor. Aynı zamanda şehir ölçeğinde baktığımızda, gereksiz yıkımlar azalıyor, atık miktarı düşüyor ve kentsel dönüşüm çok daha sağlıklı bir zemine oturuyor. Kısacası döngüsel yaklaşım, binaların ömrünü uzatmanın ötesinde, şehirlerin de daha dayanıklı, daha esnek ve geleceğe daha hazır hâle gelmesini sağlıyor.
6) Madem bu kadar güçlü bir yaklaşım, neden hâlâ ana akım hâline gelmedi? Sizin sahadaki deneyimlerinize göre döngüsel uygulamaların önündeki en büyük engeller neler?
Aslında bu soru, döngüsel ekonominin önündeki en kritik meseleye işaret ediyor. Çünkü teknik olarak baktığımızda, döngüsel inşaatı uygulamak için gerekli pek çok çözüm bugün zaten elimizde. Malzemeler var, tasarım yaklaşımları var, dijital araçlar var. Ama buna rağmen hâlâ yaygın değil. Bunun nedeni çoğu zaman teknik değil;zihinsel ve sistemsel engeller. İlk olarak regülasyonlardan bahsetmek gerekiyor. Bugün birçok ülkede mevzuat hâlâ doğrusal modeli esas alıyor. Yani yıkımı, yeni malzeme üretimini ve sıfırdan yapmayı daha kolay, daha hızlı ve bazen daha ucuz hâle getiriyor. Döngüsel çözümleri teşvik eden, sökümü veya yeniden kullanımı destekleyen net standartlar ve düzenlemeler yeterince yaygın değil. Bu da sektörde belirsizlik yaratıyor. İkinci önemli konu sözleşme modelleri. Geleneksel inşaat sözleşmeleri, bir yapının kullanım ömrü sonrasını neredeyse hiç tanımlamaz. Malzemenin ikinci kez kullanılması, geri kazanımı ya da esnek tasarım çözümleri çoğu zaman sözleşme kapsamı dışında kalır. Bu da paydaşlar arasında sorumlulukların netleşmesini zorlaştırır ve döngüsel yaklaşımların benimsenmesini yavaşlatır. Üçüncü ve çok yaygın bir engel de algı meselesi. Özellikle “yeniden kullanılan malzeme = düşük kalite” algısı hâlâ sektörde güçlü. Oysa birçok örnekte, doğru şekilde sökülmüş ve test edilmiş malzemeler, yeni üretilmiş muadilleriyle aynı hatta bazı durumlarda daha iyi performans gösterebiliyor. Ancak bu algı kırılmadığı sürece, yatırımcı ve tasarımcılar döngüsel çözümlere temkinli yaklaşmaya devam ediyor. Ama benim sahada en çok gözlemlediğim iki bariyer var ve bunlar genelde her şeyin önüne geçiyor:risk algısı ve zaman baskısı.
Risk algısı şu şekilde ortaya çıkıyor: Döngüsel çözümler “alışılmışın dışında” olduğu için, proje paydaşları bunların belirsizlik yaratacağını düşünüyor. “Ya işe yaramazsa?”, “Ya gecikirse?”, “Ya maliyet artarsa?” gibi sorular çok sık soruluyor. Oysa çoğu zaman bu soruların kaynağı veri eksikliği ve deneyim yetersizliği. Zaman baskısı ise özellikle büyük projelerde çok belirleyici. Geleneksel zaman çizelgeleri içinde yeni yöntemleri denemek, başlangıçta ek bir yük gibi algılanıyor. Tasarım aşamasında daha fazla düşünmek, daha fazla planlama yapmak gerekiyor. Ancak burada çok önemli bir yanlış algı var. Doğru planlama ve süreç entegrasyonu ile döngüsel çözümler projeyi yavaşlatmaz. Tam tersine, uygulama aşamasında sürprizleri azaltır, revizyon ihtiyacını düşürür ve proje akışını çok daha öngörülebilir hâle getirir. Yani zaman, projede farklı bir noktada kazanılır.
Benim deneyimimde, döngüsel yaklaşımı erken aşamada entegre eden projelerde hem riskler daha iyi yönetiliyor hem de karar alma süreçleri netleşiyor. Sorunlar şantiyede değil, tasarım masasında çözülüyor. Bu da projeyi daha kontrollü ve daha güvenli hâle getiriyor.
Özetle, döngüsel inşaatın önündeki engeller aşılmaz değil. Ancak bunun için sektörün hem kültürel bir dönüşüme hem de sistemsel bir adaptasyona ihtiyacı var. Küçük adımlarla, pilot projelerle, doğru örneklerle bu bariyerler aşılabilir. Ve bu dönüşüm başladığında, döngüsel yaklaşımın neden bu kadar geç benimsendiğini hep birlikte sorgulayacağız.

7) Döngüsel ekonomiden bahsederken dijitalleşme kavramı çok sık birlikte anılıyor. Peki dijitalleşme bu dönüşümde tam olaraknasıl bir rol oynuyor? BIM, dijital ikizler ve veri yönetimi döngüsel inşaatı neden daha mümkün hâle getiriyor?
Dijitalleşme, döngüsel ekonominin adeta omurgası diyebiliriz. Çünkü döngüsel ekonomi, tek başına iyi niyetle ya da prensiplerle yürüyen bir şey değil; ciddi birbilgi, veri ve şeffaflıkgerektiriyor. İşte dijitalleşme bu ihtiyacı karşılayan en güçlü araç seti. Geleneksel yaklaşımda bir binayı çoğu zaman “bitmiş bir ürün” olarak ele alıyoruz. Oysa döngüsel bakış açısı, binayı yaşayan bir sistem olarak görür. Bu sistemi doğru şekilde yönetebilmek için de binanın sadece bugünkü durumunu değil, gelecekteki performansını da öngörebilmemiz gerekir. BIM, dijital ikizler ve gelişmiş veri yönetimi araçları tam olarak bunu mümkün kılıyor. Örneğin BIM sayesinde artık bir yapının yalnızca geometrisini değil; kullanılan malzemeleri, miktarlarını, bağlantı detaylarını ve performans özelliklerini de dijital ortamda görebiliyoruz. Bu da bize şu soruların cevaplarını çok net şekilde verebiliyor: “Bu binada hangi malzeme nerede kullanıldı”, “Bu malzemenin beklenen kullanım ömrü ne”, “Bakım ve onarım ne zaman gerekecek”, “Kullanım ömrü sonunda bu malzeme sökülebilir mi, yeniden kullanılabilir mi?”. Dijital ikiz teknolojileri bu süreci bir adım daha ileri taşıyor. Çünkü dijital ikiz, binanın gerçek zamanlı bir yansıması. Yani yapı kullanıldıkça performans verileri toplanıyor, sistem kendini güncelliyor ve binanın 30-40 yıl sonraki davranışı bile simüle edilebiliyor. Bu da döngüsel kararları çok daha erken ve çok daha doğru almamızı sağlıyor.
Bir diğer çok önemli konu damalzeme pasaportları. Dijitalleşme sayesinde bir binadaki her malzeme için adeta bir kimlik oluşturabiliyoruz. Malzemenin nereden geldiğini, hangi standartlara sahip olduğunu, ne kadar süre kullanıldığını ve kullanım sonrasında hangi döngüye girebileceğini takip edebiliyoruz. Bu şeffaflık hem yatırımcı hem de tasarımcı için büyük bir güven unsuru yaratıyor. Benim sahadaki gözlemlerime göre, dijitalleşme aynı zamanda risk algısını da ciddi şekilde azaltıyor. Çünkü belirsizlik yerini veriye bırakıyor. “Acaba olur mu?” sorusu yerine “Veriye göre en doğru seçenek bu” diyebiliyoruz. Bu da karar alma süreçlerini çok daha hızlı ve güçlü hâle getiriyor. Ayrıca dijital araçlar, döngüsel uygulamaların ölçeklenmesini de mümkün kılıyor. Yani bir projede başarılı olan bir yaklaşım, başka projelere çok daha kolay aktarılabiliyor. Malzeme envanterleri, söküm senaryoları, karbon hesapları standartlaşabiliyor.
Özetle, dijitalleşme olmadan döngüsel ekonominin inşaat sektöründe yaygınlaşması çok zor. Dijitalleşme, döngüselliği ölçülebilir, izlenebilir ve yönetilebilir hâle getiriyor. Ve bence bu dönüşümün en umut verici tarafı da burada yatıyor: Artık elimizde hem vizyon hem de bu vizyonu hayata geçirecek araçlar var.
8) Döngüsel ekonomi çoğu zaman hâlâ teorik bir çerçeve gibi algılanabiliyor. Ama dünyada bunun somut örnekleri var. Sizi en çok etkileyen döngüsel inşaat projeleri hangileri ve bu örnekler bize“neyin mümkün olduğunu”gösteriyor?
Aslında dünyaya baktığımızda, döngüsel inşaatın artık teoride kalan bir kavram olmadığını çok net görüyoruz. Özellikle bazı ülkeler bu konuda hem vizyon hem de uygulama anlamında gerçekten ilham verici örnekler ortaya koyuyor. Benim en çok etkilendiğim ülkelerin başında Hollanda, İngiltere ve Danimarka geliyor...
Önce Hollanda’dan başlamak isterim. Hollanda, döngüsel ekonomiyi ulusal bir hedef hâline getirmiş durumda ve bu vizyonu doğrudan inşaat sektörüne yansıtıyor. Orada binalar artık sadece birer yapı değil, adetamalzeme depolarıolarak tasarlanıyor. Yani bir binaya bakıldığında, onun bugünkü kullanımından çok, gelecekte hangi malzemeleri tekrar sisteme kazandırabileceği düşünülüyor. Malzeme pasaportları, sökülebilir detaylar ve modüler sistemler neredeyse standart hâline gelmiş durumda. Bu yaklaşım, binanın ömrü bittiğinde “ne olacak?” sorusunu baştan çözüyor. İngiltere’de ise özellikle büyük ölçekli ve geçici kullanımlı yapılarda çok etkileyici örnekler görüyoruz. Londra 2012 Olimpiyatları için inşa edilen bazı stadyumlar ve yapılar, etkinlik sonrasında sökülerek başka şehirlerde tekrar kullanıldı. Bu, döngüsel ekonominin sadece küçük ölçekli projelerde değil, çok büyük ve karmaşık projelerde de uygulanabileceğini gösteren çok güçlü bir örnek. Aynı zamanda şunu da kanıtlıyor: Döngüsellik, estetikten ya da mühendislik kalitesinden ödün vermek anlamına gelmiyor. Danimarka ise beni özellikle malzeme ölçeğinde çok etkiliyor. 50 yıl önce yapılmış binalardan sökülen tuğlaların temizlenip, test edilip ve yeni konut projelerinde yeniden kullanıldığı örnekler var. Burada önemli olan sadece geri dönüşüm değil,doğrudan yeniden kullanım. Yani malzeme, değer kaybetmeden ikinci bir yaşam döngüsüne giriyor. Bu da hem karbon emisyonunu ciddi şekilde azaltıyor hem de malzemenin hikâyesini devam ettiriyor.
Bu örneklerin ortak noktası şu: Döngüsel ekonomi bu ülkelerde bir “deneme” değil, sistemli bir yaklaşım. Regülasyonlar, tasarım kültürü, dijital araçlar ve piyasa beklentileri birbiriyle uyumlu şekilde çalışıyor. Bu da döngüsel çözümleri istisna olmaktan çıkarıp, normal hâline getiriyor. Bence bu örnekler bize çok net bir mesaj veriyor: Döngüsel ekonomi ütopik değil. Teknoloji hazır, bilgi hazır, örnekler ortada. Önemli olan bu yaklaşıma cesaret etmek ve ilk adımı atmak. Ve şunu da söylemek isterim; bu örnekler sadece “onlar yaptı” diye izlenecek hikâyeler değil. Doğru stratejiyle, doğru ölçekle ve doğru iş birlikleriyle her ülkede uygulanabilir.
9) Peki bu tabloya Türkiye açısından baktığımızda nerede duruyoruz? Döngüsel inşaat konusunda mevcut durumumuzu nasıl değerlendirirsiniz ve sizce Türkiye için en büyük fırsat alanı nerede?
Türkiye’ye baktığımızda aslında çok güçlü bir potansiyel görüyoruz. Hem genç ve dinamik bir inşaat sektörü var hem de çok büyük bir yapı stoğuna sahibiz. Kentsel dönüşümden altyapı projelerine kadar geniş bir ölçekten bahsediyoruz. Bu da döngüsel ekonomi açısından çok önemli bir fırsat alanı yaratıyor. Bugün Türkiye’de özellikle büyük ölçekli projelerde bazı döngüsel adımların atıldığını görüyoruz. Geri kazanılmış çelik kullanımı, modüler prefabrik elemanlar, atık ayrıştırma ve yönetim sistemleri gibi uygulamalar yavaş yavaş yaygınlaşıyor. Ancak burada altını çizmem gereken bir nokta var: Bu adımlar henüzsistematikdeğil. Daha çok proje bazlı, iyi niyetli girişimler şeklinde ilerliyor. Bence Türkiye için en büyük fırsat alanı çok net: “yıkım yerine söküm” yaklaşımı. Çünkü Türkiye’de hem yapı yenileme hızı çok yüksek hem de mevcut yapı stokunun içinde çok ciddi bir malzeme değeri var. Bugün yıkılan bir binaya baktığımızda, aslında çöpe giden şey sadece beton değil; çelik, ahşap, cam, hatta bazı durumlarda yeniden kullanılabilecek cephe ve iç mekân elemanları. Söküm yaklaşımı benimsendiğinde bu tablo tamamen değişiyor. Yapılar, baştan planlı bir şekilde sökülüyor ve malzemeler değer zincirine tekrar kazandırılıyor. Bu hem ekonomik hem de çevresel olarak çok güçlü bir etki yaratıyor. Yeni malzeme ihtiyacı azalıyor, karbon emisyonu düşüyor ve yerel bir döngüsel ekonomi oluşuyor.
Türkiye’nin bir diğer avantajı da üretim ve uygulama kabiliyeti. Prefabrikasyon, modüler sistemler ve hızlı üretim konusunda ciddi bir tecrübemiz var. Bu da döngüsel tasarım yaklaşımlarının çok daha hızlı benimsenmesini mümkün kılıyor. Yani altyapı aslında büyük ölçüde hazır. Burada kritik olan şey, bu dönüşümü büyük ve karmaşık adımlar olarak değil,küçük ama bilinçli adımlarolarak ele almak. Örneğin; “Pilot projelerde sökülebilir sistemler denemek”, “Malzeme pasaportu uygulamalarını başlatmak”, “Kamu projelerinde döngüsel kriterleri ihale şartlarına eklemek”, “Yeniden kullanılan malzemeler için kalite standartlarını netleştirmek”. Bunlar atıldığında, dönüşüm çok hızlı bir şekilde ivme kazanabilir. Benim sahadaki gözlemlerime göre, doğru örnekler çoğaldıkça hem yatırımcıların hem de tasarımcıların algısı çok hızlı değişiyor. Özetle, Türkiye bu resmin gerisinde değil. Tam tersine, doğru stratejiyle çok hızlı yol alabilecek bir konumda. “Yıkım yerine söküm” yaklaşımını merkezine alan, dijitalleşmeyle desteklenen bir döngüsel inşaat modeli, Türkiye için hem ekonomik hem çevresel açıdan çok büyük bir fırsat sunuyor.

10) Programın başından beri döngüsel ekonomiyi, dijitalleşmeyi ve regeneratif yaklaşımları konuştuk. Son olarak büyük resme bakmak isterim. Bu üç yaklaşım bir araya geldiğinde, inşaat sektörü ve yapılı çevre için nasıl bir gelecek vadediyor?
Bence bu üç kavram bir araya geldiğinde, inşaat sektörünün geleceğini tanımlayan çok net bir hikâye ortaya çıkıyor. Bu hikâye, sadece “daha az zarar veren” bir sektörden değil; iyileştiren, onaran ve değer üretenbir yapılı çevreden bahsediyor. Bugüne kadar sürdürülebilirlikten genelde “zararı azaltmak” olarak söz ettik. Daha az enerji harcayalım, daha az karbon salalım, daha az atık üretelim. Bu elbette çok önemli. Ama artık bunun yeterli olmadığını görüyoruz. Geleceğin inşaat sektörü, sadece negatif etkisini azaltan değil; bulunduğu çevreyi, ekosistemi ve toplumu aktif olarak iyileştirenbir sektör olmak zorunda. Döngüsel yaklaşım bu geleceğin ilk ayağı. Döngüsellik bize kaynakları nasıl yöneteceğimizi öğretiyor. Malzemelerin bir defalık değil, defalarca kullanılabileceği; atığın aslında yanlış tasarlanmış bir kaynak olduğu fikrini yerleştiriyor. Bu sayede hem doğal kaynakları koruyoruz hem de yapılı çevreyi ekonomik olarak daha dayanıklı hâle getiriyoruz.
Dijitalleşme ise bu sistemin yönetilebilir olmasını sağlıyor. Çünkü bu kadar karmaşık bir yapıyı sezgilerle değil,veriyleyönetmek zorundayız. Dijital araçlar sayesinde yapıların tüm yaşam döngüsünü görebiliyoruz. Nerede ne kullandık, ne kadar süre çalıştı, ne zaman dönüştürülecek... Bu şeffaflık hem güven yaratıyor hem de doğru kararları doğru zamanda almamızı sağlıyor.
Regeneratif yaklaşım ise işin belki de en heyecan verici kısmı. Çünkü burada hedef sadece “daha az zarar” değil. Hedef, yapıların “Doğal sistemleri desteklemesi”, “Su ve enerji döngülerini yeniden üretmesi”, “Yerel ekosistemleri güçlendirmesi”, “İnsanlar için daha sağlıklı, daha nitelikli yaşam alanları yaratması... Yani binalar, çevrenin yükü olmaktan çıkıp çevrenin bir parçası hâline geliyor.
Bu üç yaklaşım bir araya geldiğinde şunu görüyoruz: İnşaat sektörü artık geçmişin doğrusal, tüketici modeliyle devam edemez. Ama bu bir kayıp değil, tam tersine büyük bir fırsat. Daha akıllı, daha esnek, daha dayanıklı ve daha anlamlı yapılar üretme fırsatı. Benim için bu dönüşümün en umut verici tarafı şu: Bu geleceği inşa etmek için gerekli bilgi, teknoloji ve örnekler artık elimizde. Eksik olan şey, bu parçaları bir araya getirecek vizyon ve cesaret. Ve bu cesaret, tasarımcıdan mühendise, yatırımcıdan politika yapıcıya kadar hepimizin elinde.
Sonuç olarak, döngüsel, dijital ve regeneratif yaklaşım bize sadece daha iyi binalar değil;daha iyi şehirler, daha güçlü ekosistemler ve daha dayanıklı bir gelecek vadediyor. Ve bence bu, inşaat sektörünün bugüne kadar sahip olduğu en güçlü dönüşüm hikâyesi.
11) Hem sektörel deneyiminiz hem de sahadan gelen örneklerle bu konuyu çok somut hâle getirdiniz. Bugün burada anlattıklarınız, döngüsel ekonominin sadece bir kavram değil, uygulanabilir ve gerekli bir yol haritası olduğunu açıkça gösterdi. Son olarak eklemek istediğiniz bir şeyler var mı?
Bu dönüşüm aslında kimsenin tek başına gerçekleştirebileceği bir şey değil. Ama çok önemli bir gerçek var; herkes kendi alanında küçük bir adım atabilir... Bu adım bazen bir tasarım kararı olabilir, bazen bir proje kurgusu, bazen seçilen bir malzeme, bazen de “bunu hep böyle yapıyorduk” dediğimiz bir alışkanlığı sorgulamak... Döngüsel ekonomi tam olarak burada başlıyor. Ben döngüsel ekonomiyi bir ideal ya da ulaşılması zor bir hedef olarak görmüyorum. Aksine, bugün elimizde olan bilgiyle, teknolojiyle ve deneyimlehemen başlayabileceğimiz çok somut bir yol haritasıolarak görüyorum. Küçük kararlar bir araya geldiğinde, sistem gerçekten değişiyor. Eğer bu yayından izleyicilerimiz sadece tek bir şeyle ayrılacaksa, onun şu olmasını isterim: “Yaptığımız her projenin, aldığımız her kararın, geleceğin şehirlerini ve yaşam biçimlerini şekillendirdiğini fark etmek”.

Şantiye® Dergisi ve Dijital Platformları
Daha iyi yapılar için...
7 Şubat 2026
Türkiye'nin en ESKİ ve en çok ZİYARET EDİLEN şantiyesi: ŞANTİYE®...
İnşaata dair "KAYDADEĞER" ne varsa... 1988'den bu yana...
Şantiye®nin ürettiği, derlediği ve yayınladığı içeriklerde öncelik “KAMUSAL YARAR”dır...
Ve yayınlanan içeriğin “ÖZEL” olmasına özen gösterilir...
BASILI DERGİ + E-DERGİ + SANTİYE.COM.TR + SOSYAL MEDYA + DİJİTAL PLATFORMLAR...
İnşaat sektörünün buluşma noktası Şantiye®, “Güven”i temsil eden “Basılı bir Yayın” olma özelliğinin yanı sıra yenilenen web sitesi, Turkcell Dergilik ve Türk Telekom E-Dergi gibi mobil uygulamalardaki varlığı, 42 bin E-Bülten abonesi ve 100 bin sosyal medya takipçisi-bağlantısıyla inşaat sektörünün en önemli iletişim platformlarından biri olmaya her ortamda devam ediyor... 1988'den bu yana...
Şantiye® ayrıca yapı sektörüne "Şantiye'nin Yıldızı Ödülü", "Yılın Yeşil Yapı Malzemesi / Teknolojisi Ödülü" ve "Şantiyeden Kareler Fotoğraf Yarışması" gibi farklı organizasyonlarla da katkı sunuyor.
Şantiye®nin son sayısı da dahil 1988 yılından bugüne kadar yayınlanan TÜM SAYILARINA E-Dergi olarak göz atmak için lütfen tıklayın...
Şantiye®, başta ABONELERİ olmak üzere 2020-2025 yıllarında ilan veren firmalar ABS Yapı, Akyapı, Alumil, Anadolu Motor (Honda), Alkur, Ak-İzo, Altensis, Arbiogaz, Aremas, Arfen, Artus, Assan Panel, Asteknik, Atos, Batıçim, Baumit, Bentley Systems / Seequent, Betek, Betonblock, Borusan CAT, Bosch Termoteknik, Bostik, BTM, Buderus, Bureau Veritas, Chryso, Çimsa, Çuhadaroğlu, Çukurova Isı, Deutsche Messe, Duyar Vana, DYO, Efectis ERA, Ekomaxi, Elkon, Emülzer, Eryap, Filli Boya, Fixa, Fullboard, Form Endüstri Ürünleri, Form Endüstri Tesisleri, Form MHI (Mitsubishi Heavy Industries) Klima, Garanti Leasing, GF Hakan Plastik, Gökçe Brülör, Grundfos, Hannover Fairs, Hilti, IQ Alüminyum (by Deceuninck), İNKA, İntek, İpragaz, İstanbul Teknik, İzocam, İzoser, Kalekim, Knauf, Knauf Insulation, Komatsu, Köster, Kuzu Grup, LG, Marubeni, Masdaf, Master Builders Solutions, MBI Braas, Meiller Kipper (Doğuş Otomotiv), Messe Frankfurt, Messe München/Agora Tur., Mekon, Mitsubishi Chemical, Molecor, Nalburdayim.com, NETCAD, ODE, Ökotek, Özler Kalıp, Özpor, Panasonic, PERI, Pimakina, Polyfibers, Polyfin, Prefabrik Yapı / Hekim Holding, Prometeon, Ravago, Rehau, Saint Gobain Türkiye, Samsung, Saray Alüminyum, Schüco, Selena (Tytan), Sentez Mekanik, Serge Ferrari, Shell, Siemens, Sistem İnşaat, Soudal, Sika, Şişecam, Temsa, TMS, Tekno Yapı, Türk Ytong, Tremco illbruck, Vaillant, Vekon, Viessmann, Wermut, Wielton, Wilo, Winsa, XCMG, Xylem ve ZF'nin değerli katkılarıyla hazırlanmaktadır.
ABONE OLMAK İÇİN
Bir yıllık abonelik bedelimiz olan 2.400 TL (6 Sayı, KDV Dahil)'yi TR70 0001 0008 5291 9602 1550 01 IBAN no’lu hesabımıza (Ekosistem Medya) yatırıp; ardından dekontu, açık adresinizi ve fatura bilgilerinizi (şahıs ise TC kimlik no; firma ise vergi dairesi-numarası) santiye@santiye.com.tr adresine e-posta veya 0532 516 03 29 no’lu telefona WhatsApp / SMS aracılığıyla ulaştırabilirsiniz.





